featured

Pazarkaya’nın Edebiyat Dünyası: Anlatılar ve Anılar

Pazarkaya'nın Edebiyat Dünyası'nda derinlemesine bir yolculuğa çıkın. Bu içerikte, bölgenin zengin anlatıları ve unutulmaz anılarıyla edebiyatın büyüleyici evrenini keşfedin. Her satırda, geçmişin izlerini bulacaksınız.

Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Pazarkaya’nın Edebiyat Dünyası

Pazarkaya'nın Edebiyat Dünyası

Pazarkaya’yı ilk olarak Rilke’nin şiirlerinin çevirmeni olarak tanıdım, ardından birçok Alman şiirinin çevirmeni olarak. Kısacası, onu bir çevirmen kimliği ile bilmeye başladım. Zamanla onun şiirlerine ulaşma fırsatım oldu ve nihayetinde öykülerine de sıra geldi. Kendisinin her mevsim için yazdığı dört metin mevcut; her güne bir öykü veya anlatı denk gelecek şekilde oluşturulmuş. Üçü elime geçti ama birine, sanırım Kış Öyküleri‘ne erişimim olmadı, baskısı tükenmiş durumda. En sevdiğim mevsim olan kışın eksikliği içimi burkuyor, ama eldekiler de oldukça değerli. Elimdeki eser, 2006 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazanmış. Bu ödül, sadece anlatı zenginliğinden değil, aynı zamanda dilinin inceliğinden ve türler arasındaki geçişlerdeki ustalığından kaynaklanıyor. Metni başarılı kılan pek çok unsuru barındırıyor.

Pazarkaya’nın biyografisine göz atmak, bazı ögeleri ve “günleri” anlamak açısından faydalı. Kendisi 1940 doğumlu ve İzmirli. 1957’de liseyi bitirdikten hemen sonra Almanya’ya gidiyor, burada kimya mühendisliği öğrenimi görüyor ve 1966 yılında kimya yüksek mühendisi unvanını alıyor. Aynı yıl edebiyat ve tiyatro bölümünde asistan olarak görevine başlıyor. Türk tiyatrosunun Almanya’daki temsilcisi olarak kabul edilebilir; buradaki oyunlar, Almanya’da ilk kez Pazarkaya’nın katkılarıyla Stuttgart’ta sahneleniyor. Orhan Veli Kanık, Aziz Nesin ve Nazım Hikmet gibi önemli yazarların eserlerini Almanca’ya çevirirken, Almanca şiirleri Türkçeye de kazandırıyor. Böylece kendisi tam bir sanat adamı olarak öne çıkıyor, bu gerçekten harika bir durum.

Pazarkaya’nın yazar kimliğine dair bir parantez açarak, eylülün ilk günündeki Alman bahsine geçebiliriz. Metnin yazılış tarihi 1979, o dönemde Almanların Polonya’yı işgalinin üzerinden kırk yıl geçmiş. Pazarkaya, yirmi yıllık Almanya deneyimine dayanarak önemli çıkarımlarda bulunuyor. Bir onbaşının peşinde koşan kalabalıklar, işgallerin başlamasından önce Hitler’le anlaşmaya çalışan Batı devletleri, anlatımın merkezinde yer alıyor. Ruslar da gündemde; onlar, 1941’i bir facia yılı olarak belirliyorlar ve Hitler’in anlaşmayı bozmasını dikkate alıyorlar. Avrupa’nın işgali, onlar için uzaktan izlenen bir etkinlik gibi görünmekte. Stalin’in Hitler hakkında söylediği, “Bu çocuk çok manyak çıktı, haydi bakalım seyreyleyelim,” tarzındaki sözleri de metne dahil edilebilir.

Anlatıcının, yani Pazarkaya’nın ikinci benliğinin oluşumu ve ikinci dili anadili gibi benimsemesi, bu olayların hemen ardından gerçekleşiyor. “Bir ülkeye ve bir tarihe yeniden doğum oluyordu; ama aradan geçen yıllar içinde, bir dile ikinci bir doğumun, birinci doğumla gelinen belli bir yaştan sonra doğal bir doğum olmadığını da kavramak ve kabullenmek zorunda kalacaktım.” (s. 8) Bu ikinci doğanın pek çok annesi ve babası var; anlatıcı bazılarını anarken “tiyatro delisi bir oğlan” olma yolundaki gelişimini de aktarıyor. Anne Frank’ın Hatıra Defteri, onun satın aldığı ilk kitap olarak geçiyor ve burada Hitler’e geri dönüş yapıyor, kızgınlıkla. İlk günü, dayanışmaya ve sağduyuya varan ince bir mesajla sonlandırıyor.

İkinci Gün: Gümüş Yıldönümü

Pazarkaya’nın kimya denklemlerine çalıştığı ilk yılları anlatıyor. Bir güzelle tanışıyor ve hemen eve gidip onun öyküsünü yazıyor. Kızla karşılaştığında, ona yazdığı öyküden bahsediyor. Edebiyatı, o dönem en çok seviyor. Zamanla buluşmaları artıyor, sevişiyorlar, nişanlanıyorlar ve evleniyorlar. “Benim asıl mutluluğum, ilk gün gibi sürüp gitmesinin ötesinde, her gün, her yıl, bizimle birlikte büyümesi mutluluğumun da. Olgunlaşması. Mutluluk olgunlaşır mı? Yirmi beş yıl önce düşünemezdim, ballı incir gibi olgunlaşırmış meğer.” (s. 13) Bu ayın ikinci günü, yıldönümü.

Üçüncü gün ise boşanmayla ilgili bir öykücük sunuyor. Anlatıcının yakın arkadaş olduğu iki tiyatrocu, birlikte sahne alıyor ve büyük bir beğeni topluyorlar. Yıllar geçtikçe, anlatıcı tekrar oyunlarına gidiyor ama bir problem var; ayrı kulislerde hazırlanıyorlar. Boşanma kararı almışlar ve bu, son oyunları. Aynı tutkuyla sahne alıyorlar ve birbirlerine veda ediyorlar. Anlatıcı, kendi aşkının olgunlaşmasını bekliyor ama “yıllanmış karı koca gibi” yaşadıkları için böyle bir şeyin gerçekleşmeyeceğini görüp üzülüyor. Bu ayrılık, sevgi ve dostlukla olan en güzel vedalardan biri.

İki örnek daha aklıma geliyor: Biri Ulay ile Abramović’nin Çin Seddi’nin iki ucundan birbirlerine yürüyerek orta noktada buluşmaları, diğeri ise bir Ishiguro öyküsünde geçen bir veda. Noktürnler‘de ilk öykü; ünlü bir sanatçı, eşinden ayrılmadan önce son bir dinleti sunuyor kadına, müzikle donanmış bir veda.

Üçüncü Gün: Kardeşler

Bir erkek ve bir kız kardeş var, bilinenler. Bilinmeyen ise; anlatıcı, babasının dükkanının önünde otururken komşulardan biri geliyor ve karşıdaki terzi madamı ve çocuklarını gösteriyor. İki erkek çocuk, birkaç yaş büyük. “Kardeşlerini görüyor musun?” diyor komşu, anlatıcı şaşkınlıktan donup kalıyor. Evde bu mevzu hakkında hiç konuşulmuyor, madam yalnızca dükkanında çalışıyor, İsrail’e göçene kadar. Yıllar sonra, anlatıcı İsrail’e gidip kardeşlerini bulmak istiyor ama çok geç; çoğu şey için olduğu gibi, geç kalmış. Aileyle konuşmak için çok geç, madamla konuşmak için, arayışın yükünü sırtlanmak için, buluşun yükünü de taşımak için geç.

Aralarda Almanya’daki emekçi kesimden, gariban Türklerden bahseden öyküler yer alıyor. Birinde, kilisenin yoksullar için çıkardığı çorbayı içmek için her gün gelen bir adamın hikayesi anlatılıyor. Adam, inşaatlarda işçi olarak çalışmaya başlamış, usta olmuş; ancak ciğerlerinde sıkıntı çıkınca işsiz kalmış. Otuz yıllık çalışma hayatının sonunda, sokaklarda yaşamaya başlamış ve sosyal yardımla geçinmek zorunda kalmış. Memleketindeki karısına ve çocuklarına para yollamayı aksatmamış, yılda iki kez onları ziyaret ederken, Almanya’ya davet etmemiş. İşsiz kaldıktan sonra para yollayamamış ve sokaklarda yaşamaya devam etmiş. Anlatıcı sorduğunda, emekliliğine bir yıl kaldığını ve emekli aylığı almaya başlayınca memleketine döneceğini söylemiş. “Otuz küsur yıl önce yollara düşüp bu ülkeye gelirken, böyle günler göreceğini hiç aklının ucundan geçirebilir miydi? Esen kal, benim köylü emekçi göçmen kardeşim, esen kal. Daha uzun yıllar esen kal. Görecek günlerin olsun, daha görecek güzel günlerin olsun, bunu çok hak ettin.” (s. 28)

Anılar, hatıralar ve güncel meseleler, doksan bir güne sıkıştırılmış bir şekilde sunulmuş. Kısa kısa parçalarla zenginleştirilmiş. Böll’den Hemingway’e pek çok yazarın izleri sayfalarda yer alıyor, günceden hallice parçaların içinde. Bu metin, biçimiyle kurmaca ve gerçeklik geçişlerini ustalıkla harmanlayan bir eser.

Pazarkaya’nın Edebiyat Dünyası: Anlatılar ve Anılar
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Binbir Kitap ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

KAI ile Sohbet Et

KAI ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.