featured

Bilincin Muğlak Yüzleri: PKD’nin Gerçeklik ve Zihin Yansımaları

"Bilincin Muğlak Yüzleri: PKD'nin Gerçeklik ve Zihin Yansımaları" başlıklı içerikte, Philip K. Dick'in eserlerinde gerçeklik, zihin ve bilinç arasındaki karmaşık ilişkileri keşfedin. Farklı bakış açılarıyla düşünce dünyasına derin bir yolculuk yapın.

Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bilincin Muğlak Yüzleri

Jonah Lehrer’ın bir metninde “aslında var bile olmadığımız” üzerine derin düşünen bir bölüm var. Bilincin kökenlerini araştıran nöroloji çalışmaları, zihnimizdeki devrelerin kurulmasıyla oluşan akımlardan fazlası olmadığımızı öne sürüyor. Beynimizde patlayan havai fişekler kadar biziz; ama yine de bizliğin muğlak bir tarafı mevcut. Örneğin, bir devre koptuğunda veya yanlış bağlandığında, ısırdığımız bir elmanın -elma nedir?- tadının -tat nedir?- tuzlu -tuzlu nedir?- olduğunu anlayabiliriz. Hatta elmanın bir baston olduğunu sanıp kendimizi Devrekli gibi hissedebiliriz. Devrek’in bastonu meşhurdur; bu açıdan bakıldığında, bir meskenin meşhur nesnesinin baston olması üzerine söyleyecek çok şey bulabilirim. Ancak konumuz bilinç, o yüzden devam edelim.

Beynimizde çok acayip işler dönüyor. Dış dünyanın ayarına hassasiyetle uyum sağlayan bir yapı gibi işlevselliğini sürdürüyor beyin. Zamanla bazı kimyasallar azalıyor, bazıları artıyor, dünya çok daha ilginç veya normal bir hale bürünüyor. Bunun yanında dış etkileri de göz ardı etmemeliyiz; vücudumuzdan her an sayısız atom altı parçacık geçiyor. Milyonlarca ışık yılı uzaktan gelenleri de düşünmek gerek, Güneş’ten fırlayan parçacıkların bedenimizin içinden geçip gittiği kesin. Şu fikir hoşuma gidiyor: Beynimizle etkileşime geçeni var mıdır? Yaratıcılıkla uğraşan insanların bu parçacıkların etkisinde kaldıklarını hayal etmek, ilginç bir düşünce. Belki de bir kuarkın saniyenin milyonda birlik süresince misafirliğinden etkilenen zihin, yepyeni fikirler doğurabiliyor. Üstelik tek bir zihinle de sınırlı değiliz; zihinler arasında bir bağ kurulduğunu düşünelim. Parçacıklar, bedenden bedene yolculuk yaptıkça veri taşıyor ve insanları birbirine karıştırıyor. Galaktik bir bulamacın içinde bir yerdeyiz demektir bu.

Gerçeklikler paylaşılıyor, bilinçler paylaşılıyor ve bildiğimizin ötesinde bir yaşam formu ortaya çıkıyor böylece. Çok uzun bir sürede ortak yaşar bir form geliştirebiliyoruz. Attali’nin Geleceğin Kısa Tarihi adlı eserinde buna benzer bir formdan bahsediliyor, tabii bu parçacıkların etkisiyle ortaya çıkmıyor. Yine de… Gerçeklik dediğimiz şey bir çaba; insanın göstermekte en çok zorlandığı çaba hatta. Hikâyeleri ve anlam parçalarını bir arada tutma çabası. Tek bir bilinci var etmek, dağılmayı engelleyerek sıkı sıkıya kavramak yeterince zor. Başka bilinçlerin de işin içine karışması müthiş bir kaos yaratırdı. Kimin parçası, kimin gerçekliği derken, kallavisinden bir tırlatmayla kafaya huni geçirip, parmağımızla dudağımızı bilibilibili şeklinde titreterek bir temiz delirirdik.

Oysa gerçeklikleri ne ölçüde değişirse değişsin, PKD’nin karakterleri kendi gerçekliklerini bulma mücadelelerini sürdürüyorlar. Bu çok ilginç. Belki de ön kabulleri sağlamdır ya da çoktan oynatmışlardır; her türlü savaşıyorlar sonuçta. Gökteki Göz, bu açıdan PKD’nin diğer metinlerini düşünürsek, tipik bir gerçeklik kayması problemini odağa alıyor.

Belmont Bevatronu ve Kazalar

Belmont Bevatronu’nun Proton Işın Saptırıcısı -breh- gezginler tarafından sıklıkla ziyaret edilen bir zamazingo. Arıza çıkarıp altı milyon volt gücündeki ışın demetini salonun tavanına doğru yollarken, tepesindeki taraçayı kül ediyor. Sekiz kişi aşağı düşerek yaralanıyor. Hastaneye gidenler, yanık tedavisi görenler ve hafif bir tedaviyle salıverilenler, karakterlerimizi oluşturuyor. Sonuçta onca ışın, radyasyon, kimyasal zımbırtı yedikten sonra kafaları yanmasa olmazdı. Aslında bu mevzuyu kullanan, bu meseleye çok benzeyen bir başka romanı daha var PKD’nin. Adını hatırlamıyorum ama orada da tedavi altına alınıp zihinlerinin bağlantı kurduğu hastalar vardı; başka bir insanın zihnine hapsolan insanlar. Ubik diyesim geliyor ama emin olamadım. Neyse, Hamilton ve Marsha’nın etrafında dönen bir anlatının temelleri böylece atılıyor.

Kazadan kısa bir süre öncesine gidiyoruz; evli çiftin yaşamlarına göz atacağız. Hamilton, kurumun füze araştırma laboratuvarlarının başkanı olarak çalışıyor. İşini seviyor, eşi Marsha’yı da seviyor. Bu yüzden kurumun başındaki Albay T. E. Edwards tarafından özel olarak çağrılınca içi sıkılarak icabet ediyor. Marsha’nın birtakım faaliyetlerde bulunduğu söyleniyor Hamilton’a; kadının komünist olma ihtimali var. 1950’lerin sonlarındayız. Elia Kazan’ın muhbirlik yaparak pek çok sanatçıyı kara listeye aldırdığı, “kızıl” damgası vurulanların toplumdan dışlandığı zamanlar, cadı avı tam gaz. Çiftin arkadaşı McFeyffe’ın raporu doğrultusunda Hamilton görevinden alınıyor. Çalıştığı proje çok gizli ve eşi bir kızılsa, devlet sırlarının sızma tehlikesi var; riskli bir durum oluşur oluşmaz icabına bakılıyor. Kariyerle aşk arasında kalan Hamilton, aşkı seçiyor ve en gerçek duygu onaylanıyor böylece.

PKD’nin 1960’tan sonra yazdığı metinlerde sadakatsizlik ve akışkanlık ağırlık kazanırken, 1957’de yazılan bu metinde tam tersi bir durum var, ilginç. McFeyffe’ın dostluğu konusunda ikinci kez düşünüyorlar. Adam Hamilton’a yeni bir iş bulabileceğini ve dostluklarının sürdüğünü söylüyor derken, kaza gerçekleşiyor. Marsha’yı düşmesin diye tutmaya çalışan Hamilton da aşağı uçuyor; McFeyffe uçuyor, Arthur Silvester adlı yaşlı bir asker ve birkaç kişi daha uçuyor. Hamilton’a gereken açıklamayı yapan doktor, şoktan çıkan herkesin gerçeklik duygusunu bir süre yitirebileceğini söylüyor. Hamilton’a göre yolunda gitmeyen bir şeyler var; dünya rahatsız edici bir yoğunluğa sahipmiş gibi geliyor. Buna bir açıklama bulamıyor Hamilton. İşler sarpa sarana kadar.

Gizemler ve Zihinsel Yolculuklar

PKD, tipik tekniklerinden birini kullanıyor yine; anlatıdaki karanlık noktaların varlığını sürdürmesi için karakterlerini olabildiğince gizemli bir hale getiriyor. Hamilton iyileşme sürecindeyken Marsha’nın ağzını arıyor; eşinin gerçekten kızıl olup olmadığını anlamaya çalışıyor ama Marsha bir noktada kestirip atıyor, soruları cevapsız bırakıyor. Sadece karakter bazında değil, olay bazında da bir süreliğine anlam verilemeyen eylemler var. Evlerine dönerlerken, örneğin, Hamilton’ı arı sokuyor; sonra evde başından aşağı çekirgeler dökülüyor, sürü basıyor evi. Arada derede Miss Reiss adlı başka bir kazazedenin kedilerden hiç hoşlanmadığını öğreniyoruz. Kısacası açıklanana kadar akılda tutulması gereken gizemler bunlar; anlatıdan çıkma yapan minik uçlar gibi düşünebiliriz ama tekrar ana çizgiye dönmelerini sağlayan bağlantılar var tabii.

Bill Laws’un kadroya eklenmesiyle karakterlerin dünyası bir parça daha genişliyor ve yaşananların mantığa büründürülmesi kolaylaşıyor. Hiçbir karakter kendi normal dünyalarında yaşadığını düşünmüyor; özellikle Marsha’nın gördüğü rüya, bir çözümleme aracı haline geliyor. Sekiz insan yerde yatıyor, hâlâ. Başka bir gerçeklik düzleminde olduklarını anlıyorlar böylece; Marsha ölmüş olabileceklerini söylüyor derken en sonunda başka bir dünyada yaşadıklarını anlıyorlar; sadece bildikleri dünyada değiller artık. Otomatlardan boş çikolata ambalajları çıkıyor örneğin; dünyadaki bütün çikolatalar ortadan kalkmış sanki. Daha da önemlisi, dualara cevap verip kullarını koruyup kollayan bir Tanrı var ortada. Bu çok ilginç bir fikir. Ted Chiang’ın bir öyküsünde, meleklerini ve kendini görünür kılan bir Tanrı’nın peşine takılan insanların inançla ne yapacaklarını bilememeleri anlatılıyordu; dünya kaosa sürükleniyordu. Chiang’ın PKD’den esinlendiğini düşünüyorum. Neyse, Hamilton işinden şutlandıktan sonra kendisi gibi bilim insanı olan babasının eski bir arkadaşına gidiyor ve adam Hamilton’ı işe alıyor ama öncesinde manevi bir sınavdan geçiyor bizimki. Tek Gerçek Kapı’yı bulup bulmadığı soruluyor; fizik gibi bilimlerin tamamen soyut uğraşlara dönüştüğünü görüp üzerinde durulan tek disiplinin Tanrı’yla iletişim yollarını artırmak olduğunu anlıyor. Mental sınavı da bu noktada başlıyor. 1946’dan beri süren Tanrı-insan iletişiminin tarihçesini öğreniyoruz. Ardından şirketteki diğer çalışanlarla Hamilton arasında sıkı bir çatışma başlıyor. Hamilton ateist olmakla suçlanıyor; üzerine başka bir çalışanla bilimsel bir çatışmaya giriyor ve sorduğu sorunun havada beliren bir ağız tarafından kulaklara fısıldandığını görüyor. Tek Gerçek Tanrı, kullarının her konuda galip gelmesi için elinden geleni yapıyor bu dünyada; sonradan Silvester’ın kafasındaki ideal dünyanın içinde olduklarını anladıkları zaman kurtulmanın bir yolunu arıyorlar ve buluyorlar diyelim.

Zihinler Arası Yolculuklar

Zihinden zihne yolculuklar dört kez tekrarlanıyor ve her zihnin farklı bir dünya kurgusu var. Silvester dindar bir dünya kurguluyor ve çikolataları ortadan kaldırıyor örneğin. İki nokta önemli: Her karakterin bu dünyalar için verdikleri tepki farklı. Kimi bulundukları dünyayı beğendiği için orada kalmak istiyor ve kendi gerçekliklerine dönmeyi engellemeye çalışıyor; kimi bir an önce oradan kurtulmaya bakıyor. Hiçbir dünya birbirine benzemiyor haliyle; her geçişte neyle karşılaşacaklarını bilmedikleri için gizemleri çözmek, kimin zihninde olduklarını anlamak zorundalar. Kedilerin ortadan kaybolması gibi olaylardan Miss Reiss’ın dünyasında olduklarını anlıyorlar. Bu tür çıkarımlarla o dünyayı veya dünyayı yaratan kişiyi ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bir karakterin hemen her şeyden işkillendiğini öğrenir öğrenmez bütün dünyayı yavaş yavaş sildiriyorlar örneğin. En son havayı ortadan kaldırtıp koyu bir karanlığa gömülüp “ölüyorlar” ve başka bir zihne zıplıyorlar. En sonda Inception‘daki topaç sahnesinin esin kaynağı olduğunu düşündüğüm bir sahne var; finale kadar gerçekten kurtulup kurtulamadıklarını bilemiyoruz. Belki finalde de bilemiyoruz; kesin bir sonuca varılıyor ama bildiğimiz dünyayla son derece sağlıklı bağlar kurmuş, dünyayı olduğu gibi kabullenmiş birinin zihninde olmaları da mümkün açıkçası.

Amerikan Toplumunun Yansıması

Amerikan Toplumunun Yansıması

Amerikan toplumunun geniş bir incelemesi olarak görülebilir bu metin. İki kutba ayrılmış dünyada paranoyaya dört elle sarılıp yaşamlarını gizli bir düşmanı yok etmek üzerine kuran insanlar, hemen her şeyden şüphe duyuyorlar. Bir tek Hamilton ve Marsha arasındaki sıkı güven bağı, akışkanlıktaki tek sabitliği sağlıyor. Bütün tartışmalarına rağmen tutunabilecekleri en küçük gerçeklik parçası bu aşk. Bunun dışında hiçbir karakter güvenilir değil; bilinçaltının da işe karışmasıyla birlikte ortalık cehenneme dönebiliyor. Her karakter gerçek duygularını ortaya döküyor ve korku dolu bir dünya yaratıyor. Tamamen bir başkasına odaklı dünyada her şeyin nasıl kolaylıkla yıkılabileceğini görmek, metnin en sıkı izleklerinden birini oluşturuyor. Aslında genel olarak PKD’nin en sıkı izleklerinden biri bu.

Klasik, on numara. PKD’nin her şeyi su üzerinde yüzdürdüğü dünyalarını seviyorum. Altmış yıl öncesinin süper devletindeki yaşam algısının bizde yeni yeni ithal edildiğini düşünmek belki aşırı bir yorum olur ama aynı belirsiz dünyada yaşadığımızı düşünürsek, biraz da paranoyaya müsaitsek birkaç havai fişeği de bu metin patlatacak demektir.

Bilincin Muğlak Yüzleri: PKD’nin Gerçeklik ve Zihin Yansımaları
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Binbir Kitap ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

KAI ile Sohbet Et

KAI ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.