Camın Derinliklerinde: Teknoloji ve Edebiyatın Kesişim Noktası
Yüzey ve ekran, derinliği barındıran duvar ve devinimi gösterip muhtelif katılımları -devinime, kendisine- imkansız kılan engel, camdır bu. Bu metinde, teknolojiye sunduğu olanakları ele alarak çağrıştırdıklarından çok daha fazlasını inceliyoruz. Günümüzün teknolojisindeki kullanım alanları ve gelecekteki muhtemel işlevleri, iki ana yaklaşımdan birini oluşturuyor. Diğer yaklaşımda ise edebi yansımalara genişçe bir yer ayrılmış. Kısa bölümler halinde ilerliyoruz; serinin diğer metinleriyle kıyaslandığında, odaklanılan noktaların daha spesifik ve homojen olduğunu söyleyebiliriz. Kısacası, bir başlık, bir mevzu üzerinde yoğunlaşıyoruz. Felsefeden sinemaya, oradan edebiyata zıplamalar yok.
Önsöze bakalım; Garrison, Youtube‘da izlediği fütüristik bir kısa filme dikkat çekiyor. 2011 yılında piyasaya çıkmış bu film, zamanı için oldukça eski fikirler içermesine rağmen yine de dikkat çekici. Bir süre sonra Black Mirror‘a bağlayacak gibi duruyor. Michio Kaku’nun Olanaksızın Fiziği‘nde bunun ve daha ötesindeki teknolojileri anlattığını hatırlıyorum; gerçekten de dudak uçuklatıcıydı. Örneğin, nanoteknoloji sayesinde yüzeylerin akışkan hale geleceğinden bahsediyordu, ki burada katı olan her şeyin buharlaşması söz konusu. Aniden beliriveren duvarlar, camlaşan beton ve şeffaflaşan bir dünya. Camın bu biçimde kullanımı, çok etkileyici olduğu için Garrison böyle bir incelemeye girişmiş. Nesnenin tarihine biraz değinip, Orta Çağ’ın başlarında aynayı ve Rönesans döneminin başlarında kum saatini temsil ettiğini söylüyor, meseleyi günümüze kadar getiriyor.
“Uzun zamandır camı, insanlarla nesneler arasında olduğu kadar, insanlarla insanlar arasında da yeni etkileşim biçimleri için eşi benzeri görülmedik vaatler sunan bir şey olarak tasavvur ediyoruz.” (s. 9) Garrison, “En çok aşina olduğumuz gündelik nesnelerden birinin çağrıştırdığı anlamların izini sürmek” konusunda köşeleri belirgin ve güzel bir çalışma ortaya koymuş. Olayı dağıtmadan, yansıyanı ve ötede belireni anlatmış.
İkinci bölümde, kısa filmi özetliyor ve bazı çıkarımlarda bulunuyor. Dişlerini fırçalayan karakterin takvime bakarak gelecek zamanla da uğraşmasını bir eşzamanlılık olarak değerlendiriyor. Bu durumu daha da genişletebiliriz; geleceği takvim üzerinde belirginleştirmeye çalışırken geçmişin görüntüleri de ekrana vuruyor. Bir yandan diş fırçalamaya devam ederken, algılarımız tam anlamıyla içinden geçilen veya geçilecek şimdilerden ibaret bir dünyayı algılamaya başlayacaktır. Hopiler bu teknolojiyle karşılaşsalar, yaşamı tam olarak kendileri gibi görüp gösteren nesneden korkarlardı muhtemelen. Şimdinin hükümranlığındaki zamanların geçidi.
İkinci filmde Kaku’nun değindiği bir konu: Sağlık verilerinin dünyanın öbür ucundaki bir doktor tarafından değerlendirilmesi, ekrandan. İki doktor konsültasyondalar; aslında duvar gibi davranan bir camda birbirlerini görüyorlar, anlık olarak konuşmaları sağlanıyor. Teknoloji bunu sağlayacak ve zamanın tecimselliğini iyice ortaya çıkarıp, olabildiğince tasarruf etmemizi mümkün kılacak.
Macbeth ve Aynalar
İkinci başlık Macbeth. Üç Cadılı sahne. Macbeth haykırıyor; bir aynadan (glass) ve iki küreden bahsediyor. I. James’in taç giyme törenindeki tasvirle aynı noktaya çıkan bir benzetme, aynanın geleceği gösterdiğini imliyor. Bu, aşırı bir yorum gibi durmuyor. Ardından Caroll’ın aynalı metni anılıyor; hemen sonra da The Matrix‘teki aynalı sahne. Aynaya bakan Neo’nun ayna tarafından görüldüğünü de söyleyebiliriz; dokunur dokunmaz, ayna vücudunun -Neo’nun? Aslında bir ayna olarak kendisinin?- bir parçası olarak belirip sonrasında bedeni ele geçiriyor. Bakışlar karşılıklıdır; gerçeği görmek isteyenler için aynanın kendisi bir cevaptır. Macbeth’e bir bağlantı yine; cama kendi gerçekliğimizi görmek için değil, o an için saflığı korunan geleceği görmek için bakarız. İçinde bulunduğumuz dünyanın alternatif, belki de gerçek bir görüntüsünü görürüz.
Bundan sonra George Gascoigne’un bir şiiriyle karşılaşıyoruz; benzer bir mesele irdeleniyor. “Okumak ya da aynaya bakmak yalnızlaştırıcı, narsistik etkinlikler değildir; daha ziyade, iletişime ve işbirliğine teşvik ederler.” (s. 22) Ederler ama görmek istediğimiz biçimde bakmıyorsak. Okurun/bakarın niyeti bu açıdan önemlidir; ayna tarafsız bir bölgeyi temsil etse de, çoktan kendi tarafımıza çekmişizdir görünenleri. Ne olduklarından çok, ne olmalarını istediğimiz önemlidir bu noktada. Mutlak bir tarafsızlık mümkün değildir.
Azınlık Raporu ve Geleceğin İfşası

Azınlık Raporu var sırada. Poe’nun öykülerindeki duvarlar, gammazlıklar ve itiraflar anımsatılır. Filmdeki cam yüzeyde akıp giden yaşamların benzer bir ifşaya yol açtığı söyleniyor. Başka bir yaşamın görüntüleri önümüzdeki ekranda, bütün çıplaklığıyla ortadadır; kimin ne yapacağını en ince ayrıntısına kadar öğrenebiliriz. Google Glass’in teknolojisi de benzer bir istikamet üzerindedir; gereksindiğimiz ve gereksinmediğimiz bilgiler, o an gözümüzün önündedir. Bir gelecek tasviri yapılır ama görünenler henüz gerçekleşmediği halde, gerçekleşmiş gibi görülebildiğine göre, gelecekle geçmişin ayrımı hangi kıstaslarla yapılır bu durumda?
PKD’nin öyküsündeki orijinal örüntüyle filmdeki olay akışı karşılaştırılır ve bu zaman muammasına bir cevap aranır. Sonrasında mikroskobik görüşün geleceği biçimlendirme şeklini anlatan ilginç bir bölüm geliyor. Robert Hooke’un mikroskoptan gördüğü canlıların çizimlerinin yer aldığı metinden etkilenen Francis Bacon, Yeni Atlantis‘te bu buluşun artçılarını ele alıyor ve Süleyman’ın Evi’ne varıyor; bilimsel bir oluşum. Kraliyet Cemiyeti’nin temellerinin bu oluşum fikriyle atıldığı söyleniyor ki, edebiyatın bilimle birlikteliğinin daha iyi bir sonucu olmuş mudur, tartışılır. Cosmos‘ta gördük; yolu Cemiyet’ten geçen insanlar dünyayı değiştirmiş resmen. Halka açık derslerden akıl alan deneylere kadar pek çok bilimsel hadise yaşanmış; yangını çıkaran kıvılcımın doğduğu yer bir mikroskop, geleceğin farklı bir görüntüsünü sunan minik bir alet. John Donne’un The Flea şiiri de aynı kaynaktan doğmuş; minik varlıkların içindeki dev dünyaların anlatımı “imkansız imkanların sunulması” olarak görülüyor.
Teleskopla ilgili bölümde meselenin uzaklarla ilgili kısmı geliyor ki, hikâyeyi az çok biliyoruz. Kopernik’in paradigmaları sarsan keşiflerinden Galileo’nun inkarına kadar bir dünya şey yaşanmış ve insanın dünyası genişlemiş. Milton’ın Galileo’yu ziyaret edip bu ünlü astronomun teleskobunu görmüş olması da ilginç bir detay.
Birkaç meseleye kısaca değineyim; fotoğraf mevzusunda Sontag’ın fotoğrafla ilgili fikirleri irdeleniyor. “Birinin fotoğrafını çekmenin yüceltilmiş bir cinayet olduğu” noktasından yola çıkılarak Barthes’ın ölmüş annesine varılıyor. Camın zaman makinesi işlevi. Shakespeare’in soneleri ara ara karşımıza çıkıyor; Blondie’nin şarkılarından “camdan kalp” imgesine varılıyor, genişletilen bir mevzu daha. Deniz camı, birtakım teknolojiler, şirketlerin cam yüzeyleri kullanarak ürettikleri veya üretecekleri eşyalar, nesneler ve yüzeyler; bir dünya içerik. Garrison, cama çok geniş bir açıdan yaklaşarak nesnenin farklı anlamlarını kurcalıyor. Homojen bölümler var dedim ama şimdi bakınca birkaç bölüm yine karman çorman. Blondie’den Azınlık Raporu‘na dönülüyor örneğin; güzel olur öyle şeyler deyip bir temiz okuyoruz, zihin açıp yolumuza devam ediyoruz.
İthaki’nin “Minima” serisi, güzel bir seri. Basılacak iki metinden sonra nihayete erecek sanırım ama keşke ermese; gerçekten çok iyi bir iş.

