Tahta Araba

Tahta Araba

+ - 1

Musa, iki gözlü, huğdan evinin, diğerine göre daha alçak görünen odasının duvarına sırtını dayamış oturuyordu. Her zaman önemli bir şeyden bahsedecek olduğunda bastonunu yere üç kez vurur, sonra da sözünü iki kez tekrarlayarak konuşurdu. Cilası eskimiş ve yer yer kararmış bastonunu yere üç kez vurdu.

–        Bu yıl da mahsul az çıktı, Allah vere de Kazım Ağa mahsule iyi fiyat biçse. Ağa Allah vere de iyi fiyat biçse.

Musa, köyün en yaşlılarından biriydi, ağırbaşlı ve sakin bir duruşu vardı, soru sorulmadıkça kolay kolay konuşmazdı. Çoğu zaman evinin bahçesinde, derme çatma kurulmuş çardağının altında oturur, çok uzaklara dalar, hüzünlenir, susar susardı. Yaşamı hep sıkıntıyla geçmişti. Osmanlı’nın son zamanlarını, acı dolu günleri yaşamıştı. O zor zamanlarda, bir taraftan salgın hastalıklar ortaya çıkıyordu, diğer taraftan savaşlar oluyordu ve bu acıların üstüne birde açlık, yokluk ortalığı kasıp kavuruyordu. İnsanlar sersefil kalmış, yiyecek ve giyecek zor bulunur olmuştu. Hastalıklar ve savaşlar sebebiyle ölümün uğramadığı ev kalmamıştı. Cihan harbinde cephelerde savaşmış. Yemen’de sol bacağını kaybetmişti.

Yaşadıkları köy, Adana’nın kuzeybatısında ve şehrin kırk kilometre kadar uzağında yer almaktaydı. On, on beş haneden oluşan bu köyü Memiş adında iki amcaoğlu kurmuş, sonrasında yıllar yılı köyde en çok kullanılan isim Memiş olmuştu. Böylece köyün adı da Memişler olarak kalmıştı. Memişler, Çukurova’nın verimli topraklarında kurulmuştu. Köyün yegane geçim kaynağını tarım oluşturmaktaydı. Buralar çok bereketliydi ve neredeyse her şey yetişirdi. Toprak suyla buluştuğunda adeta şefkatli bir ana gibi hep verirdi Çukurova. Memişler’e, bu köyde işi olanlar dışında pek kimse uğramazdı çünkü köyün yolu irili ufaklı tepelerin arasından geçmekte, yılan misali kıvrılan dar yollardan oluşmaktaydı ve yol bu köy dışında hiçbir yere gitmemekteydi. Köy, sıra sıra dizilmiş, birbirinin benzeri olan boyasız huğ evlerden oluşurdu. Huğ evlerinin dış duvarları, kamışların, dallar yardımıyla bir araya getirilip çamurla sıvanmasıyla   yapılırdı. Evlerin içi ise beyaz toprak ile sıvalıydı.  Çatıların yapımında, ot ve çamur kullanılırdı. Buraların kışı sert geçmez fakat birkaç hafta süren ayazı olurdu, yazları ise sıcak köyü kavurur dururdu, bazen de yağmur yağar hemen peşinden güneş açar her yer gökkuşağı dolardı.

Musa sıcağın kavurduğu bir günde, çardağın altında sandalyesinde dalgın dalgın oturmaktaydı. Evin avlusunda oynayan Ali, dedesinin yanına geldi.

–        Dede anam babam olaydı bana harmanda tahta araba alır mıydı?

Dede:

–        He alırdı oğul, alırdı.

Ali:

–        Dede anam babam geleydi, bu çardağı, üzümleri göreydi iyi olurdu demi.

Dede:

–        He keşke göreydi oğul, göreydi keşke.

Ali aldırmadan gitti, yarım bıraktığı oyununa devam etti. Elinde tuttuğu uzunca bir sopayı yere sürtüyor, deh deh diyerek bir ileri bir geri avluda oynuyordu.

Musa yine uzaklara bakarak düşünmeye başladı, ne de çabuk geçmişti zaman. Oğluyla gelini koleradan öldüklerinde bu sabi daha iki yaşındaydı, şimdiyse altı yaşını doldurmuştu. Önce Tarsus’tan koleranın kara haberi gelmişti, sonra Ceyhan’ı duymuşlardı,  peşinden salgın hastalık simsiyah bir bulut gibi her yeri sarmıştı. Neredeyse koleranın uğramadığı köy kalmamıştı. Hastalık ortaya çıkıyor ve bir kaç gün içinde öldürüyordu, ilaç çoğu zaman bulunamıyordu, hastaneler dolmuş, bahçelerine yataklar konmuştu. Önce gelini bu illete tutulmuş ve birkaç gün içinde gül gibi solup gitmişti, ardından oğlu hastalanmış ve iki gün içerisinde aralarından ayrılmıştı, işte bu sabi, onların emanetiydi.

mizika hikayesi
Önerilen Yazı
Mızıka

Hörü avluya çıktı seslendi:

–        Haydin acıktınız, gelin yemeği hazır ettim”

Musa ve Ali içerideki odaya geçtiler, Hörü ekmeği bölüp sofraya koydu ve yemeğe koyuldular.  Karnını doyuran Ali kendini mindere sırtüstü attı ve konuşmaya başladı:

–        Nene, harman kalkınca, Kazım Ağa gelince, mahsulü alınca bana tahta araba alacan mı?

Nene:

–        He oğul almam mı, alırım tabi, hele bir gelsin Kazım Ağa.

Ali oyuncak arabayı, komşuları Memiş’in oğlu Aliş’te görmüştü. Tahtadan yapılmış, her yeri vernikli,  tekerleri fır dönen, üzerinde güneşin parıldadığı büyükçe bir arabaydı. Aliş’e bu arabayı babası Adana’da tahtacı Osman’dan almıştı, Tahtacı Osman’ın küçük tek odalı dükkanının önü çoğu zaman panayır yeri gibi olurdu. Tahtacı Osman, öyle güzel ahşap oyar ve öyle güzel ahşap oyuncak yapardı ki Adana’da onu bilmeyen yoktu.

Memişler köyünde ağustos ayı harman zamanı olurdu,  Harmanda köylü harıl harıl çalışırdı ve emeklerinin karşılığını bu dönemde alırlardı. Kazım Ağa ağustos ayının son haftası köye gelir, mahsule bir fiyat biçer, sonraki haftalarda da adamları at arabalarıyla köylünün tüm mahsulünü taşırlardı, Harman zamanı Memişler köyünün en hareketli olduğu zamandı ve köylü bir yıl boyunca bu günü beklerdi.

tahta araba
tahta araba

Ağustos ayının son haftası gelmişti. Ali her gün avludan köy yolunu gözlüyordu. Uzakta bir toz bulutu belirdi ve giderek büyüdü, sonra toz bulutu yaklaşmaya başladı. Ali bağırarak çardağa koştu, nefesi nefesine dolanıyordu, sevinçten gözlerinin içi ışıl ışıl parlıyordu.

“Dede dede Kazım Ağa geliyor”

Ali, dedesi ve ninesi hep beraber avlunun yolu en iyi gören yerine dizilmişler öylece gelen toz bulutuna bakıyorlardı. Önce iki siyah atın çektiği üstü kapalı at arabası sonrada arkadan gelen biri kahverengi diğeri beyaz olan iki at görünür oldu.

Köye her gelişinde, Kazım Ağa at arabasının arkasında çadır ile kapatılmış bölmede, kâhyasıyla beraber otururdu. Arkadan gelen atlarda ise yanaşmalar olurdu.  Köylü caminin yanındaki meydanda toplanır, hoş beş edilir sonra ağa konuyu mahsule getirirdi.

At arabası köyün meydanına geldi. Önce at arabasından, siyah kasketi, siyah şalvarı, kahverengi ceketinin içerisinde beyaz gömleği ve ayaklarında siyah yarım çizmeleriyle kâhya indi. Kâhyanın elinde kenarları kıvrılmış kalın bir defter vardı. Sonra, başında buğday sarısı fötr şapkası, üstünde gri ceket ve pantolonu, ayağında siyah körüklü çizmesi bulunan ve yüz ifadesi sanki hiç değişmeyecekmiş gibi sabit duran Kazım Ağa indi, ağa o kadar yavaş hareket ediyordu ki onu gören tereddütsüz bu tür mahsul alımlarını devamlı yaptığını anlayabilirdi.

Kazım Ağa ve kâhya sandalyeye oturmuştu, arkalarında ayakta bekleyen yanaşmalar bulunmaktaydı. Köyün neredeyse tüm erkekleriyse, birkaç yaşlı dışında karşılarında, ayakta durmaktaydı. Kazım ağa, hal hatırdan sonra, sesini toklaştırarak;

–        Bu yılda, öyle bir harman oluyor ki, yer gök mahsul doluyor, dedi ve sanki bir yerlerden haber bekliyormuş gibi sustu, sessizlik oluştu.

Musa, mahsulün tenekesi yirmi liradan alınır diye düşünüyordu fakat ağanın sözünden mahsulün fiyatını az tutacağını anlamıştı.

Ağa konuşmasına devam etti;

–        Bu yılki mahsulü on liradan alırım.

Bütün köylüler tasdik edercesine başını salladı. Ağa ayağa kalktı ve at arabasına binmeye hazırlanırken:

–        Şu sizin köyün yolu ne menemdir, yılan gibi kıvır kıvır, dedi.

Sonra arabaya bindiler, arabacı kamçısını şaklatırken dehhh diye bağırdı, araba hareket etti. At arabası önde,  yanaşmalar arkada yola çıktılar, uzakta bir toz bulutu oldular ve gittiler.

Bir hafta boyunca, üstü açık at arabalarıyla köye gelen ağanın adamları tüm mahsulü götürdüler, bu hareketli günlerden sonra köy tekrar eski sessizliğine ve ıssızlığına büründü.

Musa birkaç hafta sonra Adana’ya gitti. Kışlık alışverişini yaptı, eskimiş pabuçlarını tamir ettirdi,  tahtacı Osman’a uğradı, yeni pabuç almak için ayırdığı parayla Ali’nin ahşap arabasını aldı. Dönüş yolunda kabasakal köyü üzerindeki mezarlığa uğradı, oğlunun ve gelininin mezar taşlarını düzeltti, yığılı topraktaki otları söktü, diplerindeki söğüt ağacını suladı.

Musa dönüş yolunda düşünceliydi, fukaralık çok büyük dertti ve bu dert üzerlerine bir damga gibi yapışıp kalmıştı. Kendini bildi bileli bin bir emekle kazandıkları mahsulü ağa alırdı ve ellerine geçen üç beş kuruşla bir yılı zor geçirirlerdi. Bu yılda yeni pabuç alamamış onun parasıyla torununa tahta araba almıştı. Bu sefillik hep böylemi sürecekti, ne zaman bitecekti bu fukaralık, ne zaman emeğinin karşılığını tam olarak alacaktı, ne zaman toprakları yalnız kendilerinin olacaktı.

Ali avluda yolu gözlüyordu, uzakta toz bulutunu görünce bağırarak eve doğru koştu.

–        Nene nene dedem geliyor, tahta arabam geliyor.

Musa üstü açık, tek atın çektiği at arabasından indi,  arabacı İbrahim’e yol parasını verdi. Ali koşarak dedesinin kucağına atladı, dedesi torununun başını okşadı, saçlarından öptü ve erzak çuvalının içinden oyuncak tahta arabayı çıkardı, Ali’nin gözleri çakmak çakmak parladı, Ali tahta arabanın tekerlerini fır döndürdü.

Ümit Yakan

Yazar Hakkında

Ankara doğumluyum. Güzel ülkemin farklı kentlerinde doktor olarak görev yaptım. Halen muğlada enfeksiyon hastalıkları uzmanı olarak görev yapmaktayım.Evliyim ve iki çocuk babasıyım.

İçinde Kalmasın Yorum Yap