featured

Salâh Bey’in Edebi Diyalogları: Eleştiriler ve Gençler Üzerine

Salâh Bey'in edebi diyalogları, gençler üzerindeki etkileri ve eleştirileriyle derin bir bakış sunuyor. Edebiyatın gücünü keşfedin ve genç zihinlerin düşüncelerini nasıl şekillendirdiğini öğrenin.

Google'da Abone Ol service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Selamlar, Kitap Severler!

Selamlar, Kitap Severler!

Hâlâ sıra buna gelmedi galiba, Sel basmadı henüz. Ben de Broy’dan çıkan bir kitap var, Kadıköy’deki kitapçımdan dün aldım. Aslında burası tam anlamıyla bir kitapçı değil; giysi satılan bir yer ama sahipleri sağdan soldan kitaplar topluyorlar, çok tatlı insanlar. Kardeşler sanırım, kız olanı Yanık Njall’ın Sagası‘nı tepeye bir yere koymuş, ulu bir kaideye bakar gibi bakıyor. Bir zamanlar bunun kutsal bir kitap olduğunu söylemişti, ben de gidip 75 TL vererek aldım kitabı. Henüz okumadım ama bu, benim için büyük bir olay. Neyse, Salâh Bey’in 1950’li yılların ortalarında kaleme aldığı dört bölümden oluşan bu metin, diyaloglar halinde ilerliyor -metnin alt başlığı “İkili Fiskoslar”- ve bu bölümlerde eleştirmenler, şairler, romancılar ve hikâye yazarları bir araya geliyor.

Karakterler, birbirlerini çekiştirirken, zamanın edebi meselelerine de eğiliyorlar. Salâh Bey, konuşturduğu karakterleri kendi tarihçesinden çekip çıkarabiliyor. Örneğin, tarihçenin bir bölümünde anlattığı matine baskınındaki şairlerin ve eleştirmenlerin dile gelmiş hallerini görüyoruz. Beyefendi, zıt görüşleri bir araya getirerek bir sentez oluşturmaya çalışıyor, dönemin edebi anlayışlarına resmî geçit yaptırıyor. Genellikle diyaloglar halinde ilerleyen metin, Sen Beni Sev adlı ilk bölümde bir ada vapurunun şenlikli ortamına dalıyoruz; diğer bölümlerde buna benzer bir renk yer almıyor.

Ada vapurunda Rumlar eğleniyorlar, vapur görevlileri tarafından susturulana kadar. “Ne annamaz seysin sen vre? Kol kola verezeyiz, sen beni sev yapazayiz. Yok bunda fenalık.” (s. 11) Bu “sen beni sev” ifadesini çok merak ettim; acaba bir tür dans mı? Araştırayım. Neyse, meselelere gelelim. Bu bölümde romancı ve eleştirmen var. Eleştirmen, kendisinden genç olan romancıyı eleştirirken, tüm bir nesli topun altına alıyor ve bir kahve bellediklerini, oradan çıkmadıklarını söylüyor. Romancıya göre ise zamanın ruhu bunu emrediyor. Başka ne emrediyor, edebi kurumların sömürülmesini mesela. Şiir Araştırmaları Derneği’nin genel yazmanı 1000 Lira alıyormuş dernekten; bu genel yazman aslında börekçilik yapıyormuş. Eleştirmen için bunda bir sıkıntı yok, börekçiliği şiir araştırmacılığına benzetiyor.

Aslında şimdi düşündüm de, bu diyaloglarda üstü kapalı bir şekilde taşlanan insanları bilebilseydik keşke. Biraz da Twitter’da isim vermeden birbirine sallayan insanların yarattığı kaosa benziyor bu. Biri bir laf söylüyor, kime söylediği belli değil. Altında yorumlar, isim isteyenler. Sonra sallayanın yan çizmesi, İstiklâl Marşı, kapanış. Hep aynı terane. Birsel de biraz temkinli gibi görünüyor; elle tutulur örnekler verirken olumsuz eleştiri yapacakmış gibi gözüküp başka bir konuya bağlıyor muhabbeti. Bazı iddialar havada kalıyor ama çoğu cevap buluyor, hak da yemeyeyim.

Evet, eleştirmen genç romancıya tepeden bakıyor, bulunduğu yere gelmek için çok çabaladığını söylüyor ve gençlerin çaba göstermeden yükselmek istemesini eleştiriyor. Gençlerin sürekli yaygara çıkarmasını da eleştiriyor; yeni edebiyat, kurum hortumlamak gibi şeylere ilgi gösteren yavrucaklar topa tutuluyor bir güzel. Goy goydan sonra gerçekten edebi boyutta sayılabilecek tartışma faslına geçiliyor. Yazarın ve metnin toplumsal karşılıkları, yazarların okura karşı konumlanmaları, çağa sımsıkı sarılma fikri üzerinden Sartre’ın, Gide’in metinlerinde toplumsalın önemi, yazarların görevi olup olmadığı gibi meseleler romancının görüşleriyle şekilleniyor.

Romancı bir noktada sazı eline alıp eleştirmeni/yaşlıyı iğneliyor. “Hep aynı karşılık: Sevmiyorum ki okuyayım. Okumadan nasıl sevmeyebilirsiniz?” (s. 26) Eleştirmen hemen çıkışıyor; işinin öğretilmesini istemiyor. Bu minvalde birtakım gevezelikler diyelim.

Mambo İtalyano kısmında, hikâye yazarıyla şairin muhabbetine tanık oluyoruz. Başlıkları alıyorum: şiirin oturduğu temeller, kuşakların belli temellerde toplanmaları, anlamın kapalılığı ve daha da kapalılığı, saçmalamayla anlam kapalılığı arasındaki ince çizgi, İkinci Yeni tayfasının şiirlerinin edebi bir noktaya yerleştirilmesi. Bu sonuncusu ilgi çekici, çünkü tayfanın tam gaz yazdığı 1956 yılından eleştirel bir bakış sağlıyor. Uzlaşılan bazı noktalar var; biri şiirin değişim geçirmesinin normalliği. Şairin de değişim geçirmesinin normalliği. Kısacası, her şeyin değişmesinin normalliği. “Karanlık” şiirde de bir anlam kırıntısının bulunabilirliği. Belli bir ideolojinin güdümünde yazılanların edebi bir değer taşımayacağına duyulan inanç. Güzeli izleyip insanı unutan şiirin şiirliği ve tersi durumun şiirliği. Estetik üzerine birtakım tartışmalar ve nihayetinde karanlık duygulardan kurtulamayan, ellisinde bile kara kara yazan şairlerin küçüklüğü ve ergenlikten kurtulamamaları. Bu konuda müddeiyi teessüf etmek gerekir, ne demek ergenlik. Karakterleri oturdukları yerden ahkam kesen tipler olarak düşünmek gerek; sonuçta yapılan şey gevezelik, kuramsal temeller atılmıyor bu metinlerde. Devam edelim, karanlık şiir yazanların yeniliği arayanlar olduğu fikri hoş bir düşünce olabilir ama çok iyimser bir yaklaşım olarak gözüküyor. Her kara bir yenilik doğurur mu? Bir yanıyla, misyon yüklemek oluyor bu; pek doğru değil. Son olarak, Cansever’in şiirine yakıştırılan “Şekerli Gerçek” tanımı oldukça güzel.

Devenin Pabucu adlı bölümde, bir şair ile eleştirmenin -önceki bölümlerdeki kişilerle aynı- birbirlerini yağlayıp ballamalarına şahit oluyoruz. Yeterince yağlandıktan sonra konuşmaya başlıyorlar. Güncel şiir hakkında konuşuluyor, eleştirmen için Samih Rifat’ın oğlu ve Urla’da avukatlık yapan delikanlı -adı Necati Cumalı- iyi şairler ama yine de Şeyh Galip’in şiirlerindeki tını yok bu gençlerin şiirlerinde. Buradan ölçü meselesine gelmemek olmaz; hemen yeni ile eskiyi kıyaslamaya başlıyorlar. Ölçü kullanılan şiirden yenilik doğar mı, ölçü özgür düşünceyi sakatlayan bir öğe mi, bu tür şeyler tartışılıyor. En sonunda kuşak farkı ortaya çıkıyor ve birbirlerine hakaretler ederek ayrılıyorlar.

Her Şair Neler Bilmelidir dördüncü ve sonuncu bölüm. Genç adam, eleştirmene nasıl şair olunacağını soruyor ve cevap olarak eleştirmenin edebi katakullilerini öğreniyor. İnsanları gütmekte kullanılan çeşitli taktikler, alavereler, çeşit çeşit. Bunlar “fallacy” olarak bilinir; birkaç örneğine eleştirmenin sözlerinde rastlamak mümkün. Herkesi kötülemek gerektiğini söyleyerek başlıyor eleştirmen. Herkes kötülenecek ve insanlar kötüleyenin çok ince bir adam olduğunu düşünecek, böylece kimseyi beğenmemesinin aslında kalaslıktan kaynaklandığı anlaşılmayacak. İki, namlı bir yazar üzerinden meşruluk sağlanacak. “Yakup Kadri’yi seven beni sevmesin!” Üç, “doğrusunu isterseniz” kalıbından sonra istediğiniz gibi saldırabilirsiniz, serbest. Karşı argüman sunanlar da benzer saçmalıklarla susturulabilir; taktikler pek çok.

Nedir, bu iyi bir kitaptır. Birsel’i sevenler yeni baskısını beklesinler veya gidip sahaftan mahaftan alsınlar artık; bilemiyorum.

Salâh Bey’in Edebi Diyalogları: Eleştiriler ve Gençler Üzerine
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Binbir Kitap ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

KAI ile Sohbet Et

KAI ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.