Özgentürk’ün Öykü Dünyası

Işıl Özgentürk, öykü yazımında kendine özgü bir dil ve üslup geliştirmiş bir yazar olarak, çağdaş edebiyatımızda önemli bir yer edinmiştir. Onun hikayelerini okurken, özgün imgelerle dolu bir evrende kayboluyoruz. Dümbelek, Denizanaları ve Acı Şeyler adlı öyküsünde denizin ölümü ile denizanalarının çoğalmasını ustaca bir metafor olarak kullanıyor. Vapurdaki dümbeleklerin ve çalgıların denizin ölümüyle olan bağlantısını kurarak, anlatıcının içsel dünyasını derinleştiriyor. Bu öyküde, anlatıcının insana dair içten bir yüz arayışında bulunması ve bununla birlikte, ilkel bir ayin gibi süregeldiği zaman diliminde, denizanalarının bu sürecin ortaya çıkışına nasıl bağlandığını görmek mümkün. Özellikle genç kızların blucinlerini kasıklarına indirmesi gibi tartışmalı unsurlar, anlatımın biçimi göz önüne alındığında daha az önem kazanıyor. Burada, ırmağın çağlayışını duyabiliyor, ölü denizi canlandıracak kaynağın umuttan kurtulup yaşamaya başlamasıyla öykünün sona erdiğini görüyoruz. Anlatıcının rahatsızlığını paylaşan genç bir adam, o ırmağı çağlarken, paylaşılan duyguların insana devam etme gücü verdiğinin altı çiziliyor; bu, denizanalarının arasında kaybolmuş bir kıyametin habercisi gibi.
İkinci bir tema ise, Özgentürk’ün anlatısının başlarında yeterince açığa çıkmayan unsurların, zamanla birbiriyle ilişkilendirilerek görkemli bir yapı oluşturması. Çetin adlı öyküsünde, beş arkadaşın rakı masasında geçen diyaloglar, yurt dışından yeni dönmüş bir arkadaşın anlatımıyla derinleşiyor. Arkadaş, faşizmi Wagner üzerinden yorumlarken, iletişimsizliğin günümüzdeki etkilerini dile getiriyor. Anlatıcının duymak istemediği gerçeklerden kaçamadığı bu ortamda, coşkulu insanların trajedilerden habersiz olduğu gerçeği de çarpıcı bir şekilde ortaya konuyor. Anlatıcının içsel sorgulaması: “Soruyorum kendime, ben trajik olanı algılayabiliyor muyum? Benim için trajik olan ne?” (s. 17) sorusu, bir hikayenin başlangıcını simgeliyor. Çetin’in ortaya çıkmasıyla, aslında orada olmayan küçük bir çocuğun trajik yaşamı anlatılıyor. Çocuğun sessizliği ile coşkulu arkadaşının diyalogları arasındaki zıtlık, öyküyü derinleştiriyor. Sonunda, Çetin’in verdiği ve o zamana kadar çantanın içinde saklanan şişenin açılmasıyla, coşku ve acının aynı şişede gizli olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Bu da yine güçlü bir öykü örneği.
Özgentürk’ün klasik anlatım tarzı, Meyhanede adlı öyküsünde belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor. Burada, meyhanede oturan bir adamın kendi ölümünü görmesi, sislerin dağılmasıyla birlikte görüntünün kaybolması ve arka arkaya içilen rakıların, anlatıcının ailesini kaybettiği düşüncesiyle birleşmesi, yalnızlığı daha da ağırlaştırıyor. Anlatıcı, anılarına dalarken hiç tanımadığı birinin çıkıp, Fırat’ta birlikte balık tuttuklarını ve çocukluk arkadaşları olduklarını söylemesiyle tuhaf bir gece yaşıyor. Anlatıcı, adamı dinlemeye devam ederken, geçmişle yüzleşiyor. Bu anlatı, zaman yolculuğunu bolca barındırarak Boşlukta öyküsünde de kendini gösteriyor. Akademisyen bir kadının bir günü, kasıklarındaki ağrı ile başlıyor. “Bedeni doğal varlığını özgürce yaşamak isteyen ikinci bir kişilik gibiydi.” (s. 31) ifadesi, öykünün ikilik temasıyla çelişiyor. Kadının Engin ile görüşeceği gün, aklında Engin’in karısı ile ilgili kıskanç düşüncelerle doluyor. Aklına gelen detaylar ve geçmişin sertliği arasında gidip gelirken, toplumsal baskılarla şekillenen bir kadınlık durumu portreleniyor. Engin ile sevişmek üzereyken hissedilen boşluk, kadının içsel huzursuzluğunu derinleştiriyor. Bu öykü, kadının toplum içindeki katı konumunu ve geçmişin etkisini sorgulayan ağır bir anlatı sunuyor, belki de kitapta en dikkat çekici öykü.
Ölüm Nasıl Geldi öyküsü, kalabalıkların içinde eriyip giden bir insanın hikayesinden çok, farklı bir kayboluş biçimine odaklanıyor. Yusuf Ali, eski bir saz sanatçısı olarak, kasabaya ölümün geldiğini hissediyor. Ancak bu ölüm, ailesinin modern hayata uyum sağlamak için yaptığı hıyanetlerle bağlantılı. Oğlu bağlamasını satıyor ve torunu, dedesine alaycı bir tavırla yaklaşırken, Yusuf Ali’nin ruhunda açılan yaralar daha da derinleşiyor. Öykünün sonunda, Yusuf Ali’nin ölümü, bu çağda yapılacak en onurlu ve huzurlu iş olarak tasvir ediliyor.
Diğer öyküler ise bu temalar etrafında dönerken, kent ve kırsalın çürüme biçimlerinin farklı olduğunu, ancak insanların mutsuzlukları ve hayal kırıklıklarının ortak bir paydada buluştuğunu gösteriyor. Özgentürk, bu ortaklıkları gözler önüne seren oldukça başarılı öykülerle okuyucuyu derin düşüncelere sevk ediyor.

