2006 Yunus Nadi Öykü Ödülü: Ayvaz ve Eserleri

2006 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nün sahibi olan Ayvaz, 1956 yılında Antakya’da doğmuştur. 1987 yılında Bütün Oteller İstanbul Palas adlı eseri ile Akademi Kitabevi öykü başarı ödülünü kazanmış, ardından 1988 yılında bir başka metnini daha yayımlamıştır. Ancak 2000 yılına kadar bir sessizlik dönemi yaşamıştır. Bu dördüncü öykü kitabı, yazarın olgunluk dönemine ait öyküleri içermektedir. Tamiris’in Gecesuçları adlı eserini, edebiyatımıza sunduğu katkılar açısından değerlendirmek büyük önem taşımaktadır. Özellikle dikkat çekici olan bir öykü ise Raylarda Makasdır.
Bu öyküde, yazarın gözlemciliği ve anlatıcı tipi, farklı başlıklarla biçimlenmiştir. Uzaklardan gelen trenlerin izini sürerken, anlatıcı bir anda ikinci tekil şahsa seslenerek, karakteri kendi kelimeleriyle şekillendirmekte ve anlatıcılıktan yaratıcılığa geçiş yapmaktadır. “Görüyorum seni!” (s. 10) ifadesiyle, anlatıcı görür görmez trenlerin “bir suçu öteye taşımaları” konusuna yönelerek görülenin inşasına odaklanmaktadır. Bu unsurlar, birbirinin içine geçerek anlatıyı oluşturan iki ana parça haline gelmektedir.
Öyküde, istenmeyen bir yolculuk gerçekleşmiş, bir ihanetin gölgesi düşmüştür. İstanbul’dan uzaklara giden “sen”in aşkı, ayrılığa ve sürgüne dönüşmüştür. Anlatıcı, kendi konumunu da belirterek, “Yitirdiğin sevinçlerin bıraktığı boşluktayım…” (s. 12) demektedir. Bu ifadeyle, karakterin kendi boşluğunda doğurduğu bir anlatıcıyı dinlemekteyiz. Karakter, kendisini bir öteki aracılığıyla anlatılabilir hale getiriyor, bir nevi hikâyeleşiyor. Bu teknik gerçekten etkileyici.
Mevsimler gelip geçerken, gidiş-gelişler arasındaki duygusal boşluklar büyümektedir. Yaz mevsimi yaklaşırken, geri dönüş umudu belirmekte ve kitaplar, giysiler toplanarak trenle İstanbul’a dönülmeye hazırlanmaktadır. Bu duyguyu, Zonguldak’ta çalıştığım dönemde yaşamıştım; seminer dönemi sona erdiğinde otobüse atlayıp, Çaycuma, Devrek, Mengen gibi yerlerden geçerek İstanbul’a ulaşmanın heyecanını hissetmiştim. Umutla dönerken, yolculuk sona erdiğinde geri sayımın başladığını hissetmek gerçekten yıpratıcıdır. Bu öyküdeki karakterin sevgilisi ayrılmak istediği için dönüş, uğul uğul bir acı ile gerçekleşmektedir. Dönülecek bir şey kalmadığı için, makasların kalp için de yeni yollar açma isteği belirginleşmektedir, belki de başka bir zamana ve yere, belki de başka bir insana çıkmak mümkündür.
İlk öyküden hemen sonra Ayvaz’ın sesi, benzersiz ve etkileyici geliyor. İkinci öykü Çıngıraklı Kapı ise farklı bir anlatım tarzı ile dikkat çekiyor. Işıl Özgentürk’ün ödünç alabileceği bir anlatım biçimi, belki de tersine geçerli bir durum sergiliyor. Öykünün başında yer alan Baudrillard’a ait epigraf, maskeler ve gerçek kişilerle ilgili, biraz gereksiz gibi görünse de eğer Ayvaz bu bölümden esinlenerek yazmışsa, oldukça ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Bu öyküde, bir kadın ve bir adam uzun bir aradan sonra birlikte oturmuşlar ve masanın iki tarafında doğan iki farklı hikâye, zamanla bütünleşme yoluna gidecektir. Ancak zaman zaman sadece birine odaklanarak, çaylar, pastalar ve kekler eşliğinde suskunluklarını unutmaya çalışacaklardır.
Karakterlerin belirsiz hareketleri de gözlemlenmekte, birbirlerini incelemekte ve “Hâlâ güzel… Ama yüzünde eskiden hüzün diye gördüğü şey, şimdi yorgunluk.” (s. 19) sözleriyle derin bir gözlem yapmaktadırlar. “Gözlerini garson kızda unutan” adam, rüzgarda uçuşan oyuncaklarla diyalogdan uzaklaşma arayışını simgelerken, kadın ansızın bu oyuncakların güzelliğinden bahsetmektedir. İlişkilerini darmadağın eden anlaşmazlıkları sürdürmeye çalışarak, bir alışkanlığı yaşatmaya çalışıyorlar. Erkek biraz pişmanlık duymakta, kadın ise içine düştüğü bunaltıdan kurtulmak için gitmek istemektedir; ancak erkeğe duyduğu özlem, onu kaldığı yerde tutmaktadır. Adamın, kadının istekleri nedeniyle zincire vurulduğunu söylemesi, kadını tuzağa düşmüş gibi hissettiriyor. Her ikisi de kimin gittiğini unuttuğu için, ilişkilerini baltalayan faktörlerin farkında değillerdir. Masanın uçlarından birine ağırlık koymadan, sadece durumu izlemekteyiz. Serin hava, kafeye gelen mutlu çiftler, her şeyi ele geçirme çabasının eleştirisi, erkeğin uzaktaki genç bir kızı görüp hesabı istemesi ile sona eriyor. Aslında erkek orada değil, kadın da orada değil. Biz, bir sıkıntının, kadınla erkeğin arasına koyup etrafında döndükleri, içine tam olarak girmedikleri “dikey ve yatay” sıkıntının durmadan genişleyen yüzeyini gözlemlemekteyiz.
Su İle Her Şeye Hayat adlı öyküde ise, Sıraselviler’de anne ile kızın buluşması anlatılmaktadır. Kopuk bir ilişkinin kırk yıllık geçmişine üstünkörü bir bakış sunulurken, Parisli anne, kızları büyüyünce İstanbul’dan memleketine dönmek istediğini ifade eder. Arka planda, geçmişin yılda yalnızca iki kez görülen anıları bulunmaktadır. Kışın İstanbul, yazın ise Paris… Madam Suzan, annesi Madam Anie’nin hikâyesini öğrenmek ister ancak çok fazla zamanları kalmamıştır. Geçen yıllar, söylenemeyenleri derinlere gömmüş, ancak çıkarılmaları için çok geç değildir, eğer patlama olmasaydı. Muhtemelen Onat Kutlar’ı ve birçok insanı aramızdan alan patlama, ya da HSBC’nin önündeki patlama, belirsizdir; ancak Madam Anie’nin artık sadece oturup kahvesini içeceği anlaşılmaktadır, sepya bir fotoğrafta.
Açık Pembe Üçgen adlı öyküde ise, başka bir tür kırıklık gözler önüne serilmektedir. Nisan’ın sağ ayağıyla başlayıp sol ayağıyla bitirdiği bir gecenin kalıntıları, ölmüş olsa da varlığı süren, alkol ve sigara kokan bir babanın ve onun kişiliğini ortadan kaldıran bir annenin arasında Nisan’ın yaptığı tek şeydir: çoraplarını ve kıyafetlerini giyip sokağa çıkmak, tekinsiz sokaklarda dolanmak ve durup beklediği bir noktada hayat kadınları, torbacılar ve pezevenklerin arasında oturmaktır. Kendisini arabasına alan kibar adamla yaşadıklarıyla da son bulmaktadır; ince tedirginlikler ve geçmişten kurtulma çabası, kara bir geleceği yaratmaktadır.
Aldatılanların hikâyeleri, babanın gölgesi altında büyümeye çalışan kızlar ve annesiyle birlikte babanın ortada olmadığı hikâyelerin ışıltıları gibi pek çok konuya değinen Ayvaz, öykülerini kurduğu dil ve kullandığı imgelerle özgün bir şekilde sunmaktadır. Bu yönüyle, Türk öykücülüğüne önemli bir katkı sağladığı aşikardır.

