Hasan Sabbah ve Haşhaşiler
Trendlerdeki Yazı

Hasan Sabbah ve Haşhaşiler

Hasan Sabbah tarafından 1090 yılında kurulan Haşhaşiler dinî tarikat ve siyasî örgüttür. 

1
+ - 0

Hasan Sabbah ve haşhaşiler, sabbah tarafından 1090 yılında kurulan Haşhaşiler dinî tarikat ve siyasî örgüttür. Haşhaşiler, Orta Çağ İslam dünyasında çok önemli rol oynamıştır.

İSMAİLİLİK

Öncelikle şunu baştan belirtmek istiyorum ki Hasan Sabbah’ın tek amacı gönülden inandığı İsmaililik mezhebini yaymaktı. Peki nedir bu İsmaililik ? Bilindiği üzere Hz. Muhammed’in ölümünden sonra İslam aleminde bir çatırtı meydana gelmişti: onun vekili, halife kim olacaktı ? Bu çatırtıyla beraber Şia ismiyle bir mezhep oluştu.

Şia, halifelik makamının sadece ama sadece peygamber soyundan gelen kimselere verilmesinin doğru olduğunu düşünen bir mezhepti. Ebubekir’in halife olmasına karşı çıkan, Hz. Ali’nin halife olmasını isteyen kabile ve önderleri bu mezhepte toplanmıştı. Onlara göre gerçek İslam’ı yalnızca peygamber soyundan gelen kimseler sağlayabilirdi. Nitekim Hz. Ali dördüncü halife oldu fakat kısa bir süre içerisinde ibadeti sırasında öldürüldü ve halifelik Muaviye’ye ve onun hanedanı olan Emevilere geçti.

Ardından Şialar Hz. Hüseyin’e yöneldiler fakat Hz. Hüseyin ve ailesi, halifelik makamını oğluna garantilemek için Muaviye tarafından Kerbela’da öldürüldüler. Bu katliamdan sadece çadırların arasından Hz. Ali’nin soyundan olan Zeynel abidin hayatta kalabildi. Şialar bu sırada Abbasileri desteklemiş halifelik makamını Emevilerden almalarına büyük katkıda bulunmuşlardı. Fakat Abbasiler onlara yardımcı olan mezhebi görmezden geldiler.

Filistin Cephesi Ve Mustafa Kemal Pasa 5
Önerilen Yazı
Filistin Cephesi ve Mustafa Kemal Atatürk

Bu ihanetle beraber soyun önemini tekrar vurgulayan Şialar Zeynelabidin’e yöneldiler ve onu imam olarak kabul ettiler. Zaman ilerledi ve altıncı imam Cafer Es-Sadık öldü. Makamına oğlu İsmail geçmeliydi fakat imamlık makamına yakışmayan davranışlarından ötürü imamlık küçük kardeşi Musa El-Kazım’a geçti ve on iki imamlık onun soyuyla devam etti.

12 imam hasan sabbah ve haşhaşiler

İmamlık makamının Musa El-Kazım’a geçmesiyle Şialar mezhebinde bir ayrılık meydana geldi. İsmaililer adındaki bir grup imamlık makamının İsmailin hakkı olduğunu savundular. İsmail öldü fakat mezhebi varlığını sürdürmeye devam etti. Bir gün onun İmam Mehdi olarak döneceğine inanan İsmaililer yıllar boyunca inançlarını gizli tuttular.

Hasan Sabbah

Hasan Sabbah 11. Yüzyılın ortalarında İran’ın Kum kentinde 12 İmam mezhebine bağlı bir ailede dünyaya geldi. Babasıyla beraber Rey kentine göç eden Hasan Sabbah dini eğitimini burada aldı. Emire Zarrab adındaki yoldaşı onu İsmaili mezhebine çekmeyi başardı.

i

Sabbah bu kentte yaptığı faaliyetlerinden ötürü kara listeye alındı ve tutuklanması an meselesiydi. Bundan ötürü Kahireye kaçtı. Zaten bu sırada kendisine Fatımi halifesine biat etmesi için Kahire’den davet gelmişti. Filistin üzerinden deniz yoluyla kaçan Sabbah 30 ağustos 1078 yılında Kahire’ye vardı.

Burada ve İskenderun’da 3 sene kaldı. Ancak ordular komutanı Bedrü-l Cemali’yle anlaşamadığı için sürgün edildi. Isfahan’a gitti ve burada 9 yıl boyunca ismaili propagandası yaptı. Özellikle ilgisini İran’ın kuzeyine ve ”Deylem” bölgesine çevirdi. Büyük İran platosunu saran sıradağlarla çevrili bu bölgede kadim halklar yaşamaktaydı. Savaşçı ve bağımsızlığına düşkün olan bu halkı daha önce İrandaki hükümdarların hiçbiri dize getirememişti.

Rivayete göre Arap valisi El-Haccac, Deylem bölgesini dize getirmek için buranın haritasını çıkarmış ve haritayı Deylem heyetine yollayarak iş işgale varmadan teslim olun mesajı yollamıştır.

Bu haritaya karşılık Deylem heyeti şu cüretkar cevabı vermiştir: ”Topraklarımıza dair doğru malumat edinmişsiniz ve bire bir resmini çıkarmışsınız. Lakin dağları ve geçitleri müdafaa eden savaşçılar noktasında istihbaratınız eksik kalmış, gelirseniz kendileriyle tanışırsınız.” İslamiyet’i en son benimseyen bu halk siyasi olarak hanedanlıklar kurmak suretiyle benimsemişler ve Şia mezhebine katılmışlardı. Yani Hasan Sabbah, Şialığın hüküm sürdüğü bu topraklarda, ismaili propagandasını halihazırda güçlü nüfuza sahip olduğu için pek başarılı sonuçlandırmıştı. Öyle ki Aidiler yolladığı bu halktan pek çok fedai kazanmıştı.

Alamut Kalesi

Sabbah kendine fedai kazandırmaya devam ederken şimdiki amacı bir ordu tarafından erişilmesi imkansız, faaliyetlerini yöneteceği müstahkem bir kale elde etmekti. Nitekim Alamut Kalesi tam da ona göreydi. Elburz dağlarının merkezinde, dört yanı çevrili, mümbit vadisine bakan ve heybetli bir kaya üzerinde inşa edilmiş bu kaleyi elde etmek için yıllar sürecek titizlikte bir çalışma yapı.

2570509721 4e3c9f0dca b

Rivayete göre Deylem krallarından biri ava çıktığı vakit kartalını salıvermiş ve kartal da bir kayalığa konmuştu. Kral kalenin stratejik önemini anlamış ve buraya ”Kartalın öğretisi” anlamına gelen Aluh Amut ismini koymuştu. Hasan sabbah burayı ele geçirmek istediğinde kale Mehdi adında bir alevi hükümdarın elindeydi.

Hasan Sabbah Kalenin içine bir dai gönderdi ve dai, kalenin içindeki bazı Alevileri, İsmaili inancına döndürdü. Taraftarları artık kalenin içine yuvalanmış olduğundan Hasan Sabbah 4 eylül 1090 yılında gizlice kaleye girdi. Kalenin kralı olup bitenin farkında olsa da elinden bir şey gelmedi. Çünkü kale içeriden fethetmişti. Hasan Sabbah, kalenin eski sahibine üç bin altın dinarlık bir senet verdi ve kaleden ayrılmasına müsaade etti. kaleyi zapt eden Sabbah, kalenin dışına 35 yıl boyunca; yani ölünceye dek adımını bile atmadı.

Reşidüddin bu olay için şöyle diyor: ”Ölümüne dek geçen zamanın tamamını, oturduğu evin içinde geçirmiştir; kendini kitap okumaya, davet’in kelamını yazıya dökmeye, hükümranlığının meselelerini idare etmeye vermiş ve bunları yaparken dünyevi zevklerden elini eteğini çekmişti.” Sabbah, ölünceye dek iki amaç uğruna çalıştı: İsmaili inancına insanları çekmek ve daha fazla kale zapt etmek.

Hasan Sabbah’ın Faaliyetleri

Hasan Sabbah’ın Alamut’u ele geçirmesinden sonra ilk önemli başarısı düzenlemiş olduğu ani bir saldırıyla Lemeser kalesini 1096 ya da 1102 yılında zapt etmek oldu. Kaleyi ele geçirecek güçlerin başında Hasan Sabbah’ın isteğiyle kendisi öldükten sonra Alamut Kalesi’nin başına geçecek olan Buzurg-Ümid vardı. Bu kale sayesinde Hasan Sabbah gücünü bütün Rudbar bölgesinde gösterecekti.

Dağlık kaleleri bir bir zapt etmeye başladıkları için büyük Hükümdar Melikşah ismaili tehdidine karşı ilk kez askeri tedbire başvurdu. Ardından biri Alamut’a öbürü Kuhistan’a olmak üzere iki sefer düzenledi. Alamuttaki Arslantaş önderliğindeki sefer başarılı geçmekteydi. Hasan Sabbah 70 kadar adamıyla kaledeydi. Erzakları bitmişti ve kıt kanaat yaşamaktaydılar. Fakat Rudbar ve Kazvin’den gelen ismaili yanlıları sayesinde kuşatma ordusu dağıtıldı. Arslantaş ordusunu geri çekmek zorunda kaldı. 1092 de Melikşahın ölümüyle de Kuhistan’daki kuşatma başarıya ulaşamadan kaldırıldı.

Nizamülmülk

Bu kuşatmalar sırasında Hasan Sabbah boş durmadı ve Nizamülmülk’ü öldürmesi için bir haşhaşi yolladı. Suikastin planlarını en ince ayrıntısına kadar kendisi hazırladı. Reşiüddin bu suikast hakkında şöyle diyor: ”Nizamülmülk gibi eşsiz bir avı ağına düşürmek için tüm tuzakları kurmuş ve bu eylemiyle namı dilden dile yayılmış. Hileli manevraları, kurnazca yalanları, haince tertipleri ve ikiyüzlü şaşırtmacalarıyla fedailiğin kitabını yazmış ve üstüne şöyle demiş ‘Nizamülmülk belasını hanginiz temizleyecek?’ Ebu Tahir Arrani adındaki birisi işi üzerine aldığını gösteren bir hareketle elini göğsüne vurmuş ve ölümden sonra saadete ulaşacağını umduğu günah yolundaki yürüyüşüne başlamış. Cuma gecesi, sufi kılığında, Nizamülmülk’ü cariyelerinin çadırına taşıyan tahtırevanına yaklaşmış ve bıçağını sapladığı gibi Nizamülmülk’ü şehadet mertebesine ulaştırmıştı.”

image 408 1024x733 1

Sultan Berkyaruk Ve Sultan Muhammed Tapar Dönemlerinde İsmaililik

Sultan Berkyaruk tahta çıktığı ilk zamanlarda kardeşleriyle uğraşmaktan ismaililere karışmadı. Hatta eldeki birlikleri yetersiz olduğundan dolayı Kuhistanlı ismaililerin desteğini aldı. Berkyaruk, Muhammed Tapar’ı Horasana geri çekilmeye zorlarken Hasan Sabbah, Berkyaruk’un sarayına ve ordusuna sızmayı başardı.

Bu dönemde bir Arap Vakanüvis şöyle diyor: ”Tek bir hükümdar ve kumandan yoktu ki, evinden dışarı korumasız adım atabilmiş olsun; hepsi de kıyafetlerinin altına zırh giyiyorlar. Sultan Berkyaruk’un üst rütbeli subayları, Sultandan, haşhaşilerin korkusuyla, huzuruna silahlarıyla çıkabilmek için izin istemişler, sultan da kendilerine bu izni vermişti.” Sonunda ismaililerin tehditleri öyle bir hal aldı ki, Sultan Berkyaruk, Sencer ile anlaşıp ortak düşmanlarına karşı harekete geçtiler. Sencer kalabalık bir orduyu kuhistan’daki ismaili bölgelerine gönderdi. İsmaililerin en müstahkem kalelerinden biri olan Tabes ve birkaç diğer kale mancınıklarla zapt edildi.

1680620

İşler o kadar karışık bir duruma döndü ki masum insanlar da öldürülmeye başlandı. Sultan Berkyaruk, subay ve halkının gönlünü hoş tutmak için Isfahan’daki ismaili sempatizanlarının katledilmesine izin verdi. Halk ve askerler şüphelendikleri kişileri en ufak bir ithamda dahi katletmeye başladılar.

Nihayetinde durum cadı avına döndü. Bunlara rağmen Hasan Sabbah ve ismaili kaleler dimdik ayaktaydı. Ayrıca bu durumda bile Sabbah’ın şeref listesindeki ölümler artmaktaydı. Sultan Berkyaruk 1105 yılında ölünce yerine Muhammed Tapar geçti. Muhammed Tapar’ın en önemli hedefi İsmaililerin kökünü kazıyıp Müslümanları bu tarikatın zulmünden kurtarmaktı.

Bu nedenle ordunun başına bizzat kendisi geçti ve başkenti pek çok defa taciz eden Isfahan kalesini kuşattı. Yörenin İsmaili lideri Ahmed ibn Attaş kuşatma sırasında sultanın emirlerinden birine başarısız suikast düzenledi. Bu suikastle Sultan Muhammed baskıyı arttırdı. Nihayetinde Ahmed İbn Attaş müzakere istedi. Fakat yapılan anlaşmanın gereğini yerine getirmeye yanaşmadı. Seksen kadar adamını kalenin elde kalan kanadına yığdı ve savaşmaya karar verdiler. Sonunda bozguna uğradılar. Ahmed İbn Attaş’ın derisi canlı canlı yüzüldü. Ancak bu kaleler ismaililerin kalbi değildi.

Asıl önemli kaleler kuzeydeydi: Rudbar, Girdkuh ve Hasan Sabbah’ın heybetli Alamut kalesi. Sultan Muhammed Tapar, veziri ahmed ibn Nizamülmülk komutasında bir orduyu Rudbar’a yolladı. Vezirin İsmaililere karşı şahsi bir nefreti vardı. Zira babası meşhur Nizamülmülk ve oğlu Fahrülmülk, Sabbahın suikastçileri tarafından öldürülmüşlerdi. Sefer ismaililerin başını epey ağrıtmışsa da nihai hedefe yani Alamutun Zaptına ulaşamadı. Cepheden saldırarak Alamut Kalesinin fethedilmesinin imkansız olduğunu anlayan sultan aralıksız sekiz yıl boyunca Rudbar’a gelip ekinleri ateşe verilmesini emretti.

Hasan Sabbahın ve adamlarının güçleri ve yiyecekleri tükendi. Sultan kaleleri şimdi kuşattı. Mancınık kurdular ve saldırıya geçtiler. Alamut kalesi tehlikeli bir durumdaydı. Tam bu sırada Sultan Muhammed Tapar Isfahan’da öldü. Birlikler bundan dolayı merkeze dağıldı.

”Ben İstemez miydim, o hançer taş zemine değil de sultanın yumuşacık göğsüne saplansın.”

Kardeşleri Berkyaruk ve Muhammedin emri altında doğuya hükmetmiş Sencer şimdi tahta geçti. Hasan Sabbah mevzilerini güçlendirmek amacıyla Sencer’e barış elçileri yolladı fakat kabul olunmadı. Bunun üzerine Hasan Sabbah kendi müridi olan sultanın harem ağalarından birine emri verdi.

Harem ağası hançerini Sencer’in başucuna sapladı. Sencer uyanıp hançeri görünce şaşkına döndü. Tehlikeyi sezdi fakat kimseye bahsetmedi. Ardından bir not geldi: ”Ben İstemez miydim, o hançer taş zemine değil de sultanın yumuşacık göğsüne saplansın.” Bu olayla birlikte Sultan Sencer, Hasan Sabbah’a saldırmaya ürkmüş ve aralarını iyi tutmaya gayret etmişti Hatta Kum civarındaki alınan vergilerden İsmaililere üç bin dinarlık pay verilmişti.

Hasan Sabbahın Ölümü

1124 yılında yatağa düşen Hasan Sabbah, Lemeser komutanı Buzurg-Ümid’i halefi ilan etti ve ona imam gelip de devletin başına geçene dek uyum içinde çalışmasını buyurdu. Alamut’un efendisi Hasan Sabbah bu davaya gerçekten inanıyordu. Şeri hükümlere çok bağlıydı. Alamutta ikamet ettiği otuz beş yılda kimse ortalık yerde şarap içememişti. Oğullarından birini şarap içtiği için, diğeriniyse dai Hüseyin Kaini’nin katlini azmettirmekten idam ettirmişti. Sabbah, asla bir imam olduğunu iddia etmemişti. Sadece imamın bir temsilcisi olduğunu ileri sürmüş ve hakiki imam İsmail’in geleceğini savunmuştu.

Haşhaşiler

Öncelikle Marco Polo’nun seyahatnamesinde geçen ve efsaneleştirilen, haşhaş etkisiyle bir müridin yapay bir cennet bahçesine götürülme olayı gerçeği yansıtmamaktadır. Haşhaşilerin, bu suikastleri ve Sabbah’a bu denli bağlılıkları kesinlikle haşhaş’ın etkisiyle olmamıştı. Haşhaş zaten o dönemde bir sır değildi etkileri herkes tarafından biliniyordu. Evet ortada bir uyuşturucu vardı bu doğru. Fakat bu uyuşturucu haşhaş değil dindi. Hasan Sabbah ve diğer şeyhler kendilerini herhangi bir otoritelere bağlı bulmayan, dağlardaki bağımsız halkın çocuklarını 20, 25 yıl eğitimden geçiriyorlardı.

Öyle başarılı oluyorlardı ki bu konuda müritler ismaili yolunu tamamen gerçek islam sanıyorlardı. Bu amaç uğruna ölmeyi, yani şehit olma en büyük istekleriydi. Çünkü saadete ulaşacaklarına inanıyorlardı. Buna o kadar inanmışlardı ki hiçbir haşhaşi işlerini kolaylaştırıp kaçmalarına fırsat verecek yay, zehir veya arbalet silahlarına el sürmemişlerdir.

Tüm suikastlerini hançerle gerçekleştirmişlerdir. Onlar için görevden sonra yaşamak utanç vericidir. Kurbanı öldürdükten sonra başlarında bekler ve haykırırlardı: ”Biz Hasan Sabbah’ın müritleriyiz, Biz Hasan Sabbah’ın müritleriyiz.” Özetle inançlarına o kadar bağlıydılar ki en güç, en korunaklı hedefleri ve en tehlikeli saldırı tarzlarını tercih etmişlerdi.

hashasiler 8

Şimdi Frederick Barbarossa’nın 1175 yılında Mısır ve Suriye’ye yollamış olduğu bir elçiye ait mektubu alıntılayıp konumuzu bitirelim: ”Şam, Antakya ve Halep civarında, dağları kendilerine mesken edinmiş olan bir Sarrasin ırkının varlığını bilginize arz ederim. Bu soydan gelenler hak-hukuk tanımazlar; bizzat kendi dinlerine aykırı olan domuz eti yerler ve anne-kız kardeş ayırmaksızın tüm kadınları kullanırlar. Dağları mesken tuttuklarından ve müstahkem kalelerde ikamet ettiklerinden dize getirilmeleri fevkalade güçtür.

Başlarında Arapların ve Hristiyanların korktukları Şeyh diye biri yer alır. Şeyhten bu denli korkulmasının sebebi, gözüne kestirmiş olduğu kimseyi akla hayale sığmayacak yöntemlerle öldürtmesidir. Şeyh, dağlarda, etrafı yüksek surlarla çevrili ve fevkalade korunaklı küçük bir kapıdan başka girişi olmayan ihtişamlı saraylara sahiptir. Bu saraylarda, küçük yaşlarından itibaren ailelerinden ayrı yetiştirilmek üzere alıkoyduğu çok sayıda küçük çocuk bulunur. Buluğ çağından yetişkinliğe dek hocaları tarafından eğitilen bu delikanlılara Yunanca, Roma dili, ve Latince olmak üzere pek çok yabancı dil öğretilir. Bunların yanı sıra şeyhlerine gözü kapalı itaat etmeleri öğretilir. Bu çocuklar eğitime alındıkları andan, birini öldürmek üzere efendilerinin huzuruna çıkana dek, hocalarından başka kimseyi ne görürler ne de duyarlar.

Efendilerinin huzuruna çıktıkları vakit, efendi onlara cennete kabulün anahtarı olan emirlerine ittat edip etmeyeceklerini sorar. Çocuklar kendilerine harfiyen öğretilenleri yerine getirerek efendinin ayaklarına kapanırlar ve emirlerine amade olduklarını söylerler. Bu andan itibaren efendi, her birine altın bir hançer teslim eder ve sıradaki kurban kim ise onun üzerine gönderir.”

Hasan Sabbah ve Haşhaşiler yazımız ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı paylaşmayı ve Binbir Sözlük sitemize üye olmayı unutmayın.

Yazar Hakkında

ben sidar

İçinde Kalmasın Yorum Yap