Çikolata Kozmosu

Çikolata Kozmosu

Küçük bir çocuğun hayal dünyası

+ - 0

Çikolata Kozmosu, Annemin; babamla pikniğe giderken bize verdiği, benim parmaklarımı yememek için çaba sarf etmeme neden olan turtayı yiyordum. Çok lezzetliydi. Tadı bana bizim cennetimizde ki kocaman, yuvarlak ve turuncu olan o top meyveleri anımsatıyordu. Başında ki yeşil şey hariç tabi ki. Babama sorduğumda onun bir sap olduğunu ve yenilmemesi gerektiğini söylemişti ama bence bu doğru değildi.

O parklardaki kaydıraklara benzeyen sapın tadı her ne olursa olsun güzel olmalıydı ama babamdan izinsiz tattığımda tadı hiç güzel değildi. Onu kaydırağa benzettiğim için tadının güzel olduğunu düşünmüştüm gerçi bana kalsa onun içine bir şey karıştırmışlardı. Kaydırağa benzeyen o sap nasıl kötü tada sahip olabilirdi ki.

Vakit babama trip atma vaktiydi. Bana o çok sevdiğim pamuk şeker tadı veren, dilimle ahenkle dans eden, dilime verdiği tat ile ayrı bir hava katan o çikolatayı almamıştı. Ben küçük bir çocuktum ve benim istediklerim yapılmalıydı. Öyle değil mi?

Çikolata Kozmosu

Pikniğe gelmiştik. Burası yeşil ağaçlardan ve kahverengi topraktan oluşuyordu. Tahminlerime göre burası da bizim evimizin bahçesinde ki gibi saklı orman cennetiydi ve bende babama trip atarak bu saklı cennete girmeye hak kazanmıştım. Babam bana yeşilliğin olduğu her yerin bir cennet olduğunu söylemişti. Annemin gözleri de yeşildi.

Rüzgarın aheste aheste devam eden dansı, ağaçlardaki yaprakları ürkütüyor olmalıydı ki, hafifçe sallanıyorlardı. Buna aynı Diro’yu kaybettiğim kadar olmasa da üzülmüştüm.

Diro benim tam tamına 127 gün önce kaybettiğim kedimdi. Onun hasreti bana bizim şöminemizde ki yanan ateşin küllerini anımsatıyordu.

Ağaçları bağrıma basacak kadar büyük olsaydım rüzgara karşı gelir ve onları korurdum. Onlarda bana minnet duyarak beni prensesleri yapardı. Onlarla beraber güller, begonviller, güller, orkideler en yakın arkadaşım olurdu. Belki de Çikolata

Kozmosu yetiştirirdim. Çünkü Çikolata Kozmosunun nesli tükenmiş ve klonları özel olarak korunuyormuş. Bu saklı cennetin prensesi olduğumda bunu yapabilirdim değil mi?

Bu saklı cennetin derinliklerine doğru ilerlerken bembeyaz pamuk şekere benzeyen bir kuş gördüm. Ona dokunup o yumuşaklığını hissederek sevebilirdim değil mi? Bana eşsiz ve ayçiçekleri arasındaymışım gibi hissettireceğine emindim.

beyaz pamuklar

O sırada pamuk şeker kuşun; tutunduğu dal, çıt diye kırıldı ve ben kuşu düşecek sandım. Ama kuş havada kanatlarını büyüleyici bir hızla. açtı ve ortadan kayboldu. Bu hali bana süpürge ile uçan cadının evrim geçirmiş ve daha güzel olmuş hayalini kurdurttu.

Ya kuşun kanatları olmasaydı da düşseydi? diye bir soru takıldı aklıma. Bu soru beynimin cevize benzeyen kıvrımlarını sorgulattı ve şüpheye düşürdü. Kendi kanatlarına güveniyordu. O düşseydi ben bile ona bu küçük bedenimle, zehir gibi aklımla ve eşsiz hayal gücümle ona yardım edemezdim. O dala başkalarına güvenerek değil, kendine güvenerek konmuştu. Bazen hayal gücümden dolayı sınıf arkadaşlarım benimle kuş beyinli diye dalga geçerlerdi ve bu suratlarında oluşan o alay ifadesi bunun iyi bir şey olmadığını gösterirdi. Ama fark ettim ki onlarda bu kuşun zekası büyüdüklerinde olmayacaktı ve ben bir kuş beyinli olduğum için kendimle gurur duyacaktım.

Pore delalamin sorenin hikayesi 1
Önerilen Yazı
Pore Delalamın Sore’nin Hikayesi

Bu eşsiz saklı cennetimde bir prenses olarak ilerlerken pembe çiçekler dikkatimi çekti. Bunlar tahminlerime göre Anadolu Glayölü çiçekleri olmalıydı. Bu saklı cennete renk katıyorlardı. Pembe yapraklarının ortasında 3-4 tane çubukları vardı. Bu çubuklar aykırı gibi iç taraftan çıkıyordu.

Çiçeğe ihanet edip neden yaprak olarak çıkmıyorlardı ki? Onu anneme benzetmekten kendimi alıkoyamadım. Babamı amcamla kaplumbağa gibi sessiz konuşurken duymuştum ve o sırada bir Ninja olup sessizce onları dinlemeye çalışmıştım ama babam beni hemen yakalamıştı. Böylelikle benim Ninja maceram çok kısa sürmüştü. Babamın dediğine göre annem babama ihanet etmişti. Babamla arasında ki arkadaşlığını bozmuş ve başka bir arkadaş edinmiş kendine ve bunu babamdan gizli yapmış.

Galiba çiçekler ve doğa da kendi içerisinde ihanet ediyorlardı.

Saklı cennetimde ilerlerken, yerde gördüğüm çalılar dikkatimi çekti. Hepsi yeşillikleri ile bu cennete olağan üstü bir uyum sağlıyorlardı. Yerde ağacın köklerine yaslanmış ve etrafa yeşil saçaklarını saçmıştı. Bu çalılar çok büyüktü ve beni içine alabilirdi. Çalıları büyük bir titizlik ile aralayıp ortasına oturdum. Orada beyazların ortasında sarı bir güneş gibi olan papatyaları gördüm. Bir tane kopardım ve onu çevirerek ve aklımda ki sorular ile baş etmeye çalıştım. Mesela bu saklı cennetin prensesi olarak ne zaman çok istediğim çikolatayı yiyebileceğimi düşündüm. Elimdeki papatya işgüzar bir tavır takınarak baktım. Bu mükemmel sorumun cevabını bana papatya verebilirdi.

papatya

“Yiyebileceğim, yiyemeyeceğim, yiyebileceğim… Yiyemeyeceğim.” Artık güneşli papatyanın yaprakları tükenmişti. Ve papatya benim çikolatayı yiyemeyeceğimin hükmünü vermişti. Bunun hüznü ile başımı ihtiyar dede olan ağaca yasladım. Bu ihtiyar dedenin etrafında bir sürü genç ağaç vardı. Büyük ihtimalle torunlarıydı. Acaba torunları ile arası nasıldı? Bayramlarda torunları nasıl o köklerden kurtulup dedelerinin elini öpüyordu. Hüznüme, hüzün eklenmişti. Ama belki de yanyana olmaları daha kötü olurdu. Kökler üst üste gelirse canları yanardı.

Ben bunları düşünürken, adımı bir kaplan edasıyla haykıran babamın sesini duydum. Acaba saklanıp bu saklı cennetimin prensesi olarak mı kalsaydım? Yoksa babama mı kavuşsaydım? Babama kavuşmaya karar verdim. Çünkü babamı yiyemediğim çikolata kadar özlemiştim. Ortaya çıkıp canım babama doğru koşmuştum. “Kızımm” diyerek sarılmıştı bana. Saçlarımı, pamuk şeker kuşun, dal kırıldıktan sonra kanatlarını büyüleyici bir şekilde açtığı ve süzüldüğü anda ki gibi okşamıştı.

“Sen neredeydin uyanık? Neden ortadan kayboldun? Hem bak ben sana ne aldım.” dedi bana bir gülümseme bahşeden babam.

Elindeki çikolataya gözlerimi pörtleterek baktım. Papatyanın verdiği hükümden sonra bir daha çikolata yiyemeyeceğimi düşündüm. Papatyanın verdiği hükme göre ben çikolata yiyemezdim. Bunu babama söylemeye karar verdim.

” Baba, ben bu çalıların arasına oturduktan sonra bir papatya gördüm. Çikolatayı yiyip yemeyeceğimi saydım. Papatya da bana yiyemeyeceğimi söyledi. Onun hükmüne göre yiyemem.” Babam benim bu sözlerimin üzerine beni bir kes daha etkileyecek gülümsemesini bahşetti.

“Canım kızım. Eğer sen oraya oturmayıp, o papatyayı saymasaydın, yürümeye devam etseydin eğer ben buraya geldiğimde seni bulamazdım. Bazen yanlış görünen şeylerin arkasında bir doğru mutlaka vardır.” dedi.

“Hem ayrıca papatyaların yaprakları belli bir düzene göre kuruludur prenses. Bir daha papatyalar ile sayma çünkü senin bilemediğin şeyi o nereden bilebilir ki. Hem onlarında bir sinir sistemi var. Canları yanabilir.” dedi büyük bir ciddiyetle.

Aklıma takılan soru ile “Sinir sistemi ne demek baba?” diye sordum.

” Bunu daha sonra konuşalım mı? Çünkü bu gidişle hava kararacak kızım.” dedi.

Elimi tutan babama büyük, içime sığmayan bir minnetle baktım. O benim bu hayattaki tek kahramanımdı. Ona en az saçlarım kadar değer verirdim. O sırada saçlarımı karıştıran babama kızmam uzun sürmedi.

“Ya baba saçlarım.”

Çikolata Kozmosu hikayesi hakkında düşünüyorsunuz? düşüncelerinizi yorum atarak belirtebilirsiniz. Binbir Sözlük sitemize de bekliyoruz.

Yazar Hakkında

İçinde Kalmasın Yorum Yap