Suskunluğumuz

Suskunluğumuz

Başkalarının canının yanmasından neden lezzet alınır ki? Nereden gelmektedir bu garip öfke? Neden tarafgirlik bunca ululanır? Yola böyle başladığımızdan mı yoksa böyle olduğumuzdan mı vicdanen sakat kaldık biz? Neden şefkatsiziz ve neden merhametsizlere aşığız? Herkes için konuşmuyorum yanlış anlaşılmasın. ezici çoğunluğa sesleniyorum yalnızca. Neden böylesiniz, neden böyleyiz?

+ - 0

Suskunluğumuz…Muhtelif sebeplerden dolayı konuşmama hali, sessiz kalma durumu… “Konuşsam ne değişecek ki?” refleksinin tabi sonucu. Bazen saydam bir eylem, bazense şeytanın yandaşlığı. Niçin susar insanlar, neden konuşmazlar?

Gorki, Lenin’le yürüdüğü yolun pek de öyle hayallerindeki gibi duru ve müşfik olmadığını görünce yeni sistem için konuşmayı ve yazmayı bırakır. Suskunluğu eylem içerdiğinden bu suskunluk Lenin’i kızdırır rivayetlere göre. Gorki’ye yazdığı haşin bir mektupta “Sen bizim beynimiz değil dışkımızsın!” diye hakaret ettiği de rivayet edilir. Acı anlamına gelen “gorki” kelimesini kendisine mahlas seçen Gorki, olacak ya çok geçmeden cereyanda fazla durduğundan ölür. Oğlu da kısa bir vakit sonra sarhoşken Sibirya soğuğunda karların üzerine gece vakti bırakılarak donup hayatını kaybeder. Gorki’nin suskunluğunu öfkeli rejimin ölüm sessizliğine dönüştürmesi çok vakit almamış olsa gerek.

HZ. Hüseyin

Hz Hüseyin’in başı Yezid’in önüne gümüş bir tepside konmuştur. Kem talih Yezid! Yezid adının yeni doğanlara konması dahi şahsının melanetleri ile sona erecektir. Bunca laneti yalnızca 8 ay daha tahtta kalmak adına aldığını bilseydi yapar mıydı kim bilir? İşte ısırıcı bir saltanatın fani aktörü olarak rolünü oynamaktadır. Üç günlük dünya saltanatı adına o tepsiye aslında ebediyeti bedel olarak konmuştur. Elinde bir sopa vardır. Sopayla Hz Hüseyin’in dudaklarını dürtmekte, sopayla merhametsizliğin sinsi, pis oyununu oynamaktadır. Alem lal kesilmiştir. Herkes seyretmektedir. Alem seyretmektedir. Ağızlar sus pustur. Ölümle gelen o son çene kapama sanki vaki olmuştur her bir fanide. Uğursuz bir elde muhterem dudaklarda gezinen sopayı gören iki gözün hatıraları zihninden kalbine akıverir. İşte Resulullah’ın kollarında iki küçük delikanlı Hasan ve Hüseyin oradan oraya koşturmaktadır. Kalabalıktan bir ses yükselir. “Sen Hüseyin’in dudağına değnekle vuruyorsun ha! Çek onun dudağından değneğini! Ben o dudakları Re­sû­lul­lah’ın öptüğünü gördüm.

hz-huseyinHZ. Hüseyin

“Ey Yezîd! Kıyamet günü sen, Allah’ın huzurunda şefaatçin İbni Ziyad [Hz. Hüseyin’i öldüren kişi] olduğu hâlde gelecek ve çıkacaksın. Hüseyin ise, kıya­met günü Allah’ın huzuruna şefaatçisi Muhammed Aleyhisselâm olduğu hâlde gelecek ve çıkacaktır.”

bir idam mahkumunun son gunu
Önerilen Yazı
Bir İdam Mahkumunun Son Günü, Victor Hugo

Ses İslamiyet’in ilk ve zor yıllarında davete icabet eden Ebu Berze’ye aitti. Şam’daki Emevi sarayında suskunluğu bozan başka ses de olmadı.

Hüküm verilmiş idama mahkum edilmişlerdi. Ne yapsalar olmayacak yağlı urganlar geri toplanmayacaktı. İhtiyar kendi canından geçmiş yaşı 17 iken el çabukluğuyla idam edilebilmesi için kağıt üzerinde 18 yapılmış oğlunun derdine düşmüştü. Ne yapsa ne etse olmayacaktı. Bari dedi beni önce asın. Oğlumun can verişini görmeyeyim. Bu kadar merhamet dahi çok görülecekti ona. Bırakın şuncacık hakkının müdafaasını, on yıllarca ihtiyara ve gencecik daha çocuk diyebileceğimiz oğluna yapılanlar destan destan anlatılacak çarşaf çarşaf günün basınında basılacaktı. Oğlu asılırken artık ciğerinin közlerinden ses verdi. “evlad-ı kerbelayız, ayıptır, zulümdür, cinayettir!”

Seyyid Rıza’nın nereye gömüldüğü meçhuldür hala. Yapılanlara karşı suskunluk cılız sesler dışında hep devam etti. Umursanmadı. Yapanlar hep özlemle yad edildi. Herkes elini yıkadı ve ellerimiz temiz dendi. Ne de olsa kırılan azınlıktan kimselerdi.

Frenk mukallitliği ve Serpuş kitabını şapka kanunundan yıllar önce yazmıştı. Şimdi ise bu kitaptan dolayı şapka kanununa muhalefetten yargılanmaktaydı. Üstelik ısrarla şapka da takmıyordu. Mahkemelerde kendini savunuyor fakat mahkeme sonunda kendisi gibi düşünenlerle kaldığı demir kafesine geri gönderiliyordu. Arada gardiyanlar gönderilip “eşyanı topla hoca çıkıyorsun!” deniyor eşyalarını toplattıktan sonra da “hayır buradasın çıkmıyorsun!” diyerek hayal i inkisarda boğulsun isteniyordu. Zavallı kızcağızı babasının ve kendilerinin uğradığı bu dönemin baskısından adli dengesini yitirmiş bir daha düzelememişti. Son mahkemesinin sabahı özenerek yazdığı savunmasını yırtınca koğuş arkadaşı Tahir ül Mevlevi “Hocam adamlar ciddi görünüyor savunma yapmayacak mısın?” deyince bir rüya gördüğünü anlattı. Rüyasında Resulullah (sav) “Atıf bu ne savunma sevdası? Yoksa sen bize kavuşmak istemiyor musun?” demişti. İskilipli Atıf Hoca da bir seçim yapmış terk i diyar eylemeyi ihtiyar etmişti.

İdam

Neredeyse yüz sene geçti idamının üzerinden. Kimin neden öldürüldüğünü bilmediği, öldürenin sebebini izah edemediği, birilerinin alkışlayıp birilerinin yuhaladığı karma karışık günler geçirdi bu ülke. Hala köşelerinde acizler, suskunluğu kotarmak için “bizden değildi, haindi!” türküsünü söylerler.

Bulgar sınırını geçtiğinde artık bir daha tehlikeli fikirlerinden ötürü mahkeme mahkeme sürünmeyecek, senelerce hapis yatmayacak, buhranlar yaşamayacaktı. Sadece özgürlüğünü istiyordu. Aslında basit bir Türkçe öğretmeniydi. Okumayı yazmayı seviyor, yazını ilgiyle takip ediliyordu. “Gün gelecek kitapların marketlerde dahi satılacak!” dense ne derdi acaba?

Her gün Bulgar sınırından geçmediğinden bir rehberle anlaşmıştı. Rehber onu belli bir yere kadar getirmiş, şunun şurasında bir şey kalmamıştı. Sınırı geçecek, gittiği yerde bir düzen tutturacak, eşini evladını yanına aldırıp yaşayıp gidecekti belki. Belki de ülkesinden bir meltem esecek, bir umut geri dönüp gelecekti. Yalnızca bir öğretmendi. Okuyan yazan bir öğretmen. Evet fikirleri vardı. Ülkenin bir cenahıyla pek de iyi geçinemiyordu. Ama sadece bir öğretmendi. Üstelik içeri girip çıktıktan sonra bile öğretmenliğe devam etmesine izin verilmişti. Fikirlere fikirlerle mukabele edilmeli değil miydi?

O hengamede dahi verdikleri bir molada yanına aldığı kitabı okumaya durmuştu. Sadece bir öğretmendi. Nerden bilecekti parayla tuttuğu rehberin onu ortadan kaldırmak için gönderilen görevli bir katil olduğunu. Kayboldu. Ailesi yavrusu yıllarca ondan bir haber bekledi. O haberi yıllar sonra katili verecekti. Cinayeti işlediği yerde elbiselerini buldular Sabahattin Ali’nin. Fikirleri vardı ama fikirlere fikirlerle mukabele edilmeli değil miydi? Katiline bir şey olmadı. Kısa bir süre yatıp özgür kaldı. Denileni yapmıştı ne de olsa. Kim neden hesap soracaktı?

Romanlarında kahramanları kötümserdi Sabahattin Ali’nin. Onlar dahi bu kadar kötümser bir nihayeti tahayyül etmezlerdi.  

sabahattin aliSabahattin Ali

Bu coğrafya, bu topraklar sever sessizliği her nedense. Herkes kendi ölüsüne ağlar çünkü. Vefat başka mahalledense bir “oh olsun!” sesi gelir. Mukavemete güç yetiremeyenler ağıla üşüşen kurdun kanlı dişlerinin yakınında hizalanırlar. Güçlünün yanında güvende olunduğuna inanılır. Bir öfke nöbetinin histerik erleridir benim hiç kimselerim. Benim faşistlerim Mussolini’yi kabrinde ters çevirir. Ekranlardan, köşelerden söylenip yazılanları duysa Hitler yakılan bedenine rağmen küçük bıyığının altından sinsice gülümseyiverir.

Bizim zalimimiz iyidir çünkü. Zalim bizdense zalim değil beklenen özlenen kahramanımızdır. Ne olacak üç, beş, yüz, bin kişi de feda olsun yiğidimize. Adam yiyen tepegöz olsa bile bizim tarafımızdaysa ne çıkar? Yaşarken alkışlandığı pohpohlandığı yetmez, öldükten sonra da analar onun gibisini doğurmaz artık. Özlemin en hayvan tersine bulanmışıyla özlenir durur. Onun gibisi gelmez ama türevleri taklitleri eksik olmaz.

Kahramanlarımız gariplerin üzerinde tepinerek kahraman olurlar bizim. 

Ve susulur, kahredici sessizliğin yürek boğan duyarsızlığıyla devam eder gider suskunluğumuz

Yazar Hakkında

Okur, yazar, eleştirir...

İçinde Kalmasın Yorum Yap