Mızıka

Mızıka

Mızıka isimli öyküm.

+ - 0

Şosede giden at arabası, dağ yolunda gidiyormuşçasına sağa sola yalpalamaya başlamıştı. Kar birikmiş atların sırtının, yelesinin siyah olan rengi beyaza boyanmıştı. Fırtına şiddetini arttırmış göz gözü görmüyordu. Arabacı Serkut kırbacı vuruyor, olanca gücüyle bağırıyor fakat atlar soğuktan acı hissetmiyor ve kırbaca tepki göstermiyorlardı. At arabası yoldaki çukurlarda oluşan buzların üstünde tıpkı bir kızak gibi sesler çıkarmaya başlamıştı. Atlar neredeyse yorgunluktan çatlayacak hale gelmişti. Arabacı Serkut atlara kimi zaman “deeeh”, kimi zaman “hooo” diye bağırıyor, tipiden sesini atlara ulaştırmakta zorluk çekiyordu. Elinde deri eldivenler, başında kürk kalpak, üzerinde uzunca bir kürk ceket vardı. Tüm giysilerini dışarıdan kapatan, vücudunu sıkıca saran, deri ve kıldan yapılmış olan elbise örtülüğü de bulunmaktaydı. Giysileri oldukça uzun süredir kullanılmaya bağlı olarak asıl rengini kaybedip kararmıştı. Soğuğun etkisi arttığında eldivenlerini çıkarıyor, ellerini bir birine sürterek ısınmaya çalışıyor ve kendince şarkılar söylüyordu:

–         Soğuk havaları severim,

–         Geyik etine bayılırım,

–         Kızıl kartalımla avlarım,

–         İpek verir, halı alırım,

–         Gümüş verir, zümrüt alırım,

–         Tüccar efendimle çalışırım.

Efendi Mirkan arabadan başını uzattı ve arabacı Serkut’a doğru seslendi:

–         Yolumuz kaldı mı? Işık var mı?

Serkut:

–         Tek tük ışık var efendi, yarım saate varırız Bursa’ya.

Efendi Mirkan tüccardı ve ticaret için gitmekteydi Bursa’ya. Daha öncede birkaç kez gelmişti bu şehre. Kervanla Merv şehrinden başlayan ve aylar süren yolculuk sonrası gelinirdi buralara. Yolculuk sırasında Bağdat, Şam, Halep, Maraş ve Konya gibi birçok şehirde bulunan kervansaraylarda konaklanılır, tüccarlar şehirlere dağılır ve ticaret yaparlardı. Dönüş yolunda hanlardan yeni kervanlar oluşturulurdu. Bursa’ya önceleri daha çok araba ve yükle gelmişlerdi fakat bu kez tek arabalık malları kalmıştı. Şehre gündüz ulaşmayı planlamışlardı fakat atlardan biri yolda huzursuzlandığı için mola vermek zorunda kalmışlar ve böylelikle şehre ancak gece karanlığında girebilmişlerdi.

Şehrin girişinde yer alan, seyrek dizilmiş, tek katlı ve kiremit çatılı evleri geçtiler, ardından karşılarına daha sık dizilmiş olan iki katlı tuğladan yapılmış evler çıktı. Bembeyaz bir örtü kaplamıştı yolları, çatıları. Şehrin içerisinde kar ve fırtına etkisini kaybetmişti. Bazı evlerden zayıf bir ışık dışarıya doğru sızıyordu. Etrafta bir kişi bile yoktu. Serkut hanların yerini gide gele az çok öğrenmişti.

Nihayet girişteki ilk hana gelmişlerdi. Serkut atların yularını gevşetti, üstlerinde birikmiş olan karı temizledi. Kalpağını ve elbise örtülüğünü çıkardı. Hancıya kalacak yer sormak için kapıya doğru yöneldi. Hanın kapısı kapalıydı, kapının tokmağını çaldı. Orta yaşlı, uzun boylu, esmer yüzlü ve yorgun bakışlı olan hancı kapıyı açtı, böyle bir havada misafir beklemediği her halinden belli oluyordu. Hancı:

–         Buyur beyim, Galle Hanı’na hoş geldin.

–         İki kişiyiz hancı, atlarımız ve beraberimizde bir arabalık da yükümüz var.

–         On odam var beyim. Hepsi doludur, boş yerim kalmamıştır. Sen var diğer hanlara sor.

Serkut elbise örtülüğünü üzerine örtü, kalpağını başına geçirdi. Atlara “Dehhh” dedi ve at arabasını diğer hanlara doğru sürdü. Atlar yorgun ve bezgin bir halde yürümeye başladı.

eski tuccar arabasi
Eski Tüccar Arabası

Sırasıyla Çukur, Tuz ve Koza hanına uğradı, birçok hanı gezmiş olmasına rağmen bir türlü kalacak yer bulamıyordu. Sanki tüm hancılar ağız birliği edercesine hep aynı sözleri tekrarlıyorlardı. “Yerimiz yok beyim, birde şu hana bak beyim.” Son olarak Emir Hanı’na geldi, burada sadece efendisi için bir kişilik yer bulabilmişti fakat kendisi ve atları için burada da yer yoktu. Emir Hanı’nda hancı sen bir de Payigah’a bak demişti. Bu hanın ismini ilk kez duymuştu. Nerede olduğunu hancıdan öğrendi.

Emir Hanı’na efendisini yerleştirdi ve handan çıktı, birkaç dakikada Payigah’a geldi. Arabadan indi artık atlar da kendisi de sıcak bir yer bulmalıydı. Açlık ve yorgunluğa dayanırdı fakat hava iyice soğumuş üstüne bir de ayaz çıkmış, yerler iyice buz tutmuştu. Bu soğuğa ne kendi dayanabilirdi ne de atlar.

Çalmak için kapını tokmağına dokunduğu sırada, kapı kendiliğinden aralandı. Handan içeri girdi, içeride bembeyaz saçlı, buruşuk yüzlü, gözleri dolu dolu bakan çelimsiz bir ihtiyar hancı vardı. Hancı başını biraz öne doğru eğerek:

–         Hoş geldin oğul. dedi

Serkut :

–         Merhaba, dedi, yorgunluktan ve soğuktan sesi titreyerek

Devamında umutsuzca sordu, Serkut:

–         Yerin var mı hancı baba? Bir ben varım, iki atımın yanında bir arabalık da yüküm var.

Hancı sıcak ve kucaklayıcı bir edayla konuşmasına devam etti:

–         Bir kişilik yerim kalmıştı, onu da sana vereyim. Önce atları beraber ahıra çekelim, yükün bu gecelik arabada dursun, yarın çaresine bakarız.

Serkut yularlarını çözüp atları ahıra aldı. Atlar hemen yemliğe atıldılar. Ahırda çok sayıda at vardı ve soluklarıyla ısıtmışlardı burayı. Sonra arabanın yanına geçti, her bir tarafını kontrol etti, açıkta kalan hiçbir yer bırakmadı. Dışarıdaki işini bitirip hana girdi, hancı:

–         Karnın aç mıdır?

Serkut:

–          Bugün sabahtan beri hiçbir şey yemedim.

Hancı:

–         Tarhana çorbası vardı, onu hazırlayayım sana.

Serkut hancının odasından çıktı, hanın iç bahçesi kardan bembeyaz olmuştu, bahçeyi kırmızı tuğlalardan yapılmış kemerler çevrelemekteydi. Hanın ortasında mermer yapılı bir şadırvan vardı. Şadırvanın üstünde küçük pencereleri olan bir mescit bulunmaktaydı, şadırvandan akan suyun sesi Serkut’u dinginleştiriyordu. Yemek için hancının odasının yan tarafında yer alan odaya geçti, burada dört masa ve her masada iki adet ahşap tabure bulunmaktaydı. Masalardan pencereye yakın olanına oturdu. Hancı üstünden buharlar çıkan çorba kasesiyle kapıda göründü, bir parça çavdar ekmeği ve soğan da getirmişti çorbanın yanında.

Serkut elinde tahta kaşığı ile sıcak çorbayı bir çırpıda bitirdi. Hancı çorbadan sonra et haşlaması ve bulgur pilavı getirdi. Serkut hiç bu kadar nefis yemekler yememişti. Yemeği bitirdi, hancıya teşekkür etti.

Hancı masayı topladı. Sıcak iki bardak çayla geri geldi. Hancı babacan bir yapıya sahipti. Bakışlarından ve duruşundan, Serkut’un yorgunluğunu ve çaresizliğini derinden hissettiği belli oluyordu. Karşılıklı çay içmeye ve sohbet etmeye başladılar.

Hancı:

–         Nereden gelmektesin oğul?

Serkut:

–         Konya’dan gelmekteyiz hancı baba.

Hancı:

–         Ne getirdin satmaya Bursa’ya.

Serkut:

–         El dokuması halılar, beş çuval da safran getirdim.

Hancı:

–         Nerenin halısıdır sendekiler oğul?

Serkut:

–         Horasan’ın,  Merv’in göçebe dağlılarının el örgüsü halılarıdır. Hancı baba buralar kışın hep böyle soğuk olur mu?

Hancı:

–         Bu yıl görülmemiş bir soğuk var, ben hayatım boyunca böyle bir soğuk görmedim. Bu aylarda daha yumuşak olurdu hava.

Serkut el dokuması halıları dağdaki göçebelerden ipek karşılığında nasıl satın aldığından, Horasan’ın çölünden, sonra tüm kervan yolculukları boyunca başından geçen olaylardan ve daha birçok konudan konuştu. Hancı ise Bursa’nın biricik Payigah’ı olan Geyve Hanı’ndan, burayı yaptıran Hacı İvaz Paşa’nın hanın hem mimarisine yardım ettiğinden, hem de taşını tuğlasını sırtında taşıdığından, hanın gelirinin Yeşil Cami’ye aktarıldığından bahsetti.

Sürekli Bursa hanlarından bahsediyordu ve anlatmaya doyamıyordu hancı, babasının da Emir Hanı’nda hancılık yaptığını ve her zaman bir odayı gelecek müşküllü yolculara ayırdığını, kendisinin de bu geceki odayı öylece boş bıraktığını anlatmıştı.

Hancı konuşmasını bitirdiğinde saat gece on ikiyi gösteriyordu, Serkut dinlenmek için izin istedi ve odasına geçmek üzere taburesinden kalktı. Bir eline içerisinde giysilerinin olduğu küçük bez çantasını ve bir kısmı paslanmış olan oda anahtarını, diğer eline de zincirli kandili aldı. Hancıdan odasının yerini öğrendi ve üst kata çıktı.

Serkut odasına geçti, odada iki pencere, bir yatak, küçük bir masa ve iki de tabure vardı. Şöminedeki közün sıcaklığı tüm odayı kaplamıştı. Pencereye yöneldi, dışarıda zifiri karanlık vardı. Elbise üstlüğünü ve ceketini çıkarıp kurumaları için genişçe duvara astı. Üstünde mavi renkli ve ipleri atmış el örgüsü kazağı kalmıştı. Ayağındaki deriden yapılmış pabucunu ve keçi kılından yapılmış çoraplarını da çıkardı, yatağa uzandı. Gözlerini kapatmış, düşünmeye başlamıştı. Horasanın en güzel şehri Merv, dağlardaki göçebelere ait kıldan çadırlar, keçi sütünün tadı, yeni maya çalınmış yoğurt ve doğup büyüdüğü yerlere ait birçok şey hayalinden hızla geçip gidiyordu. Tam uykuya dalmak üzereydi ki, yan odadan gelen bir mızıka sesi tüm dikkatini dağıttı. Yatağında doğruldu, ayağa kalktı, çizmelerini giydi ve duvara iyice yaklaştı. Müzik ritmik ve coşkulu bir biçimde devam ediyordu, bu kadar yorgunlukla dayanamaz mutlaka uyurdu ama gelen ses onu çok derinden etkilemişti ve nedense bu mızıkayı üfleyeni görme tanıma isteği uyanmıştı içinde.

mızıka siyah beyaz
Mızıka

 Yan odanın kapısına hafifçe vurdu, mızıka sesi bir anda kesildi. Kapıya doğru gelen ayak sesleri duyuldu ve kapı açıldı. Kapıyı açan kumral saçlı, esmer yüzlü, dik duruşlu, geniş omuzlu, orta yaşlarda bir erkekti. Serkut:

–         Merhaba, sesi yani mızıkayı duydum, ben de odaya gelmek istedim.

–         Yalnız başıma kaldığımda mızıka iyi bir arkadaştır benim için. Seni rahatsız mı ettim. Geç saat olduğunu fark edemedim.

–         Asla rahatsızlık değil, daha yakından dinlemek istedim. Bu sesi yani mızıkayı uzun süredir duymamıştım.

–         İçeri buyurmaz mısın, ben Franz

–         Ben de Serkut.

Serkut içeriye geçti, kendi odasına benzer biçimde döşenmiş olan odadaki taburelerden birine oturdu. Franz ise yatağına oturdu, sırtını duvara dayadı.

Serkut:

–         Bursa’ya ticaret için mi geldin?

Franz:

–         Ticaret için geldim, saat ticaretiyle uğraşıyorum.

Serkut:

–         Nereden geliyorsun Franz?

Franz:

–         Avusturya Düklüğü’nden, Viyana’dan geldim. Sende tüccar mısın? Nereden geldin?

Serkut:

–         Bende ticaret için geldim ama tüccar değilim, Tüccar efendimin yanında çalışmaktayım. Merv’den Horasan’dan geldim. Efendi nereye giderse ben de oraya giderim.

Franz iyi bir saat tüccarıydı, Germen’in, Avusturya’nın en iyi saatlerini toplar, gemilerle Akdeniz’de liman liman gezer ve bu saatleri pazarlardı. Bu kez yolu Bursa’ya düşmüştü, hava bozuk olmasaydı eğer İstanbul’a gitmek için gündüz yola çıkacaktı. Franz’ın duruşu, giyimi her ne kadar alman gibi olsa da yüzü, saç rengi, görünümü pek almanlara benzemiyordu. Saat ticaretini hep baba bilip öyle gördüğü Herbert’ten öğrenmişti. Herbert onu iyi eğitimli bir alman olarak yetiştirmişti, ölmeden birkaç gün önce Franz’ı bir köle tüccarından nasıl satın aldığını anlatmıştı.

Franz ve Serkut yorgunluklarını unutup koyu bir sohbete daldılar. Franz kah Germen’den ve Viyana’dan bahsediyor, kah saat ustalığını ve yaptığı deniz yolculuklarını keyifle anlatıyordu. Herbert ona bir baba kadar iyi davranmış ve bütün mülkünü ölümünden sonra Franz’a miras olarak bırakmıştı. Serkut ipeğin nasıl halıya dönüştüğünü, en iyi el yapımı halının nasıl ayırt edileceğini, yaban atlarını ve horasanın çöllerini anlattı. Sonra saatin epey geç olduğunu fark etti ve uyumak için odasına geçti.

Serkut sabah erkenden kalktı, henüz güneş yeni doğmuştu.  Elbiselerini giydi, hanın alt katına indi. Dışarıdan tüccarların sesleri gelmekteydi. Hancı yemek odasına kahvaltı için malzeme taşımaktaydı. Serkut’u görünce rahat uyuyup uyumadığını sordu ve kahvaltıya davet etti. Yemek odasında şömine yanmaktaydı, içerisi sımsıcaktı. Peynir ve zeytin tenekelerinden gelen koku tüm odayı sarmıştı. Serkut ve hancı beraber kahvaltı yaptılar.

Serkut kahvaltıdan sonra hanın dışına çıktı. Hava aydınlanmış ve kar yağışı durmuştu. Arabanın üstünde gece yağan kar birikmişti fakat içerideki mallar zarar görmemişti. Atları hancıyla beraber ahırdan aldılar ve arabaya koştular. Atlar iyice dinlenmiş ve dinçleşmişti.

Serkut Emir Hanı’na doğru sürdü atları. Efendi Mirkan’ı handan aldı ve beraber Bursa’ya her gelişlerinde alış veriş yaptıkları tüccarları gezmeye başladılar. Öğlene kadar tüm halıları bitirdiler ve birkaç saat içinde safranı da sattılar. Akşam üzeri Horasan’a götürmek için bir araba dolusu saf ipeği de satın almışlardı. Serkut gün sonunda efendi Mirkan’ı Emir Hanı’na bıraktı. Tüm işlerini bitirip Geyve Hanı’na geldiğinde İhtiyar olan hancı gitmiş yerine kısa boylu, tıknaz, yuvarlak yüzlü, az konuşan başka bir hancı gelmişti. Yemek odasına geçen Serkut burada Franz’ı gördü ve masasına oturdu. Yemeği beraber yediler, gün içinde yaptıkları ticaretlerden ve Bursa’dan konuştular. Yemekten sonra şadırvanın yanına geçtiler. Hanın bahçesinde birikmiş olan kar temizlenmişti. Gökyüzü açıktı ve dolunay tüm ihtişamıyla etrafı aydınlatmaktaydı.

Her ikisi de yarın yola çıkacaktı. Franz gemiyle Fransa’ya gidecek oradan Viyana’ya geçecekti. Serkut ise at arabası ile Konya’ya sonra Şam’a ve sonunda Horasan’a gidecekti. Serkut gün boyunca mızıkadan gelen sesi düşünmüştü, sadece güzel bir melodi değildi onu etkileyen farklı bir duygu vardı içinde. Önceki geceden yarım kalan sohbete devam etmek istedi Serkut:

–         Franz nerede doğduğunu, aileni biliyor musun?

Franz:

–         Viyana’ya getirildiğimde ben dört ya da beş yaşındaydım sadece Herbert’in beni eve götürdüğünü, yeni elbiseler aldığını anımsıyorum ama öncesine dair hiçbir şey aklıma gelmiyor. Sanırım o dönemde büyük bir acı yaşadım, hafızamdan tamamen her şeyin silinip gitmesini başka türlü açıklayamıyorum. Peki, sen nasıl köle oldun Serkut?

Serkut:

–         Küçüktüm henüz altı yedi yaşında var yoktum, Merv’in dağlarında göçebeydi bizimkiler. Kıl çadırda yaşardık. İki erkek kardeşim vardı biri benden biraz küçüktü, diğeri bebek yaştaydı. Bir gün gece uyumak üzereydik ki, çadırlarımıza saldırdılar, yaktılar. Annemi, babamı ve bebek olan kardeşimi öldürdüler. Ben kaçtım bir taşın ardına saklandı. Bir sürü atlı vardı çadırların çevresinde, atlılardan biri küçük kardeşimi yakaladı, tüm çadırlar küle döndükten sonra kardeşimi de alıp gittiler. Korkudan çöle doğru kaçtım orada bir köle kervanına rastladım. Köle tüccarlarından, Belh şehrinde efendi Mirkan satın aldı beni. Kendimi bildim bileli hep ticaret kervanlarında gider gelirim.

Franz hiç yerinden kıpırdamıyor pür dikkat kesilmiş Serkut’u dinliyordu. Sonra ceketinin cebinden mızıkayı çıkardı ve hiçbir şey söylemeden üflemeye başladı. Serkut mızıka sesiyle beraber dün gece olduğu gibi yine derin düşüncelere daldı. Sonra birden irkildi.

Serkut:

–         Şimdi hatırladım, bu mızıka sesi, babam hep mızıka çalardı ama bu melodi, nasıl olur?

Franz mızıka çalmaya devam ederken, on yıllardır bir türlü hatırlayamadığı, hafızasından yitip gitmiş o anı hatırlamıştı şimdi; atın üzerinde giderken taşın ardında bıraktığı abisini…

Yazar Hakkında

Ankara doğumluyum. Güzel ülkemin farklı kentlerinde doktor olarak görev yaptım. Halen muğlada enfeksiyon hastalıkları uzmanı olarak görev yapmaktayım.Evliyim ve iki çocuk babasıyım.

İçinde Kalmasın Yorum Yap