Rüyalar, yüzyıllardır insanlık tarihinin en derin ve gizemli unsurlarından biri olmuştur. Shakespeare’in Prospero karakterinin sözleriyle, “Hepimiz yıldız tozuyuz.” derken, aslında her birimizin rüyalarla dolu bir varoluşun parçası olduğunu vurgulamaktadır. Carl Sagan’ın “star-stuff” ifadesi, bu durumu daha da derinleştiriyor. Steven Wilson’un “Deform to form a star” sözü, rüyaların ve varoluşun iç içe geçtiği bir evrende, hepimizin bir bütünün parçaları olduğuna işaret ediyor. Rüyalar, bilincin derin bir yansıması; belki de var olduğumuzu “dayatan” bilincin kendisi bir rüya. Ölüm, belki de bu rüyadan uyanmak anlamına geliyor. Bu da bir hadis-i şerif olarak, ölmeden ölmenin anlamını gözler önüne seriyor.
Bu dünyanın bir rüyadan ibaret olduğunu anladığımızda, belki de gizli anlamları ve eşitlikleri keşfetme şansımız doğuyor. Oyun yazarları, bilim insanları, müzisyenler ve peygamberler, Borges’in derlediği metinlerde bu anlam bütünlüğüne yaklaşmamıza yardımcı olabilir. Bu metinler, tarih boyunca rüyaların nasıl algılandığını ve farklı biçimlerde nasıl ifade edildiğini anlamamıza olanak tanıyor. Borges’in eserlerinde rastladığımız bu derleme, kutsal metinlerden, söylencelerden ve bilimsel incelemelerden oluşan muhteşem bir koleksiyon.
Önsözde Joseph Addison’ın bir denemesinden alıntı yaparak, rüya gören insanın bedenden kurtularak ruhunun hem bir tiyatro sahnesi, hem de oyuncu ve seyirci olduğunu belirtiyor. Böylece, rüyaların edebi türlerin en eski ve en kapsamlısı olduğu tezine varıyor. Bu kitap, “varsayımsal tarih” için bir başlangıç niteliği taşıyor. Poe’dan Doğu’nun peygamberlerinin rüyalarına kadar birçok malzeme, bu tarihin parçalarını oluştururken, hissettiğimiz bir bütünlük hissini ortaya koymaya çalışıyor. Rüya tabirleri, binlerce yıl boyunca insanlara yol göstermiştir; doğru veya yanlış olabilir. Gölgedeki dünyayı, görünen dünyaya ekleme çabaları, rüyaların sunduğu imkânlar arasında yer alıyor.
Gılgamış Destanı ve Ölümden Kaçış
Gılgamış Destanı’ndan bir bölümle başlıyoruz. Gılgamış, uykusunun sürmesi için çaba sarf ederken, ölümden kaçmanın yollarını arıyor. Utnapiştim, “ölümden kaçmayı başarmış tek fani” olarak, Gılgamış’a ölümsüzlüğün sırrını vermek üzere dünyanın sınırına gitmesini öneriyor. Utnapiştim’in anlattığı tufan hikâyesi ise, tarih öncesi dönemlerden günümüze kadar uzanan bir öyküyü barındırıyor. Bu rüya-yaşam birlikteliği, insanlık tarihinin en derin katmanlarına kadar uzanan bir araştırmanın konusudur. Gılgamış’ın hikâyesi, M.Ö. ikinci bin yıla ait bir Babil öyküsüdür.
İkinci parçada, Borges’in Babil Kitaplığı’ndaki metinlerden alıntı yaparak, Konuk Kaplan hikâyesine yer veriyor. Pao Yu, rüyasında kendisine benzeyen bir bahçede olduğunu görüyor. Hizmetçilerinin ona Pao Yu olarak inanmadığını fark ettikçe, iki Pao Yu karşı karşıya gelir. Bu rüya, bir kimlik arayışını ve uyanışın getirdiği karmaşayı simgeliyor.
Kutsal Metinler ve Antik Yunan

Kutsal kitaplardan alınan metinlerle geçiş yapalım. Yusuf’un rüyaları ve Tanrı’nın sözleri, ilahi kelamdan gelen tasvirlerin nasıl algılandığını gösteriyor. Bir alıntıyla geçelim: “Eğer Yüce Tanrı seni ziyaret etmeleri için göndermemişse, rüyaları önemseme.” (s. 39) Antik Yunan’a uzandığımızda, mitik olguların geçirdiği değişimleri adım adım takip edebiliriz. Örneğin, Zeus’un art arda gördüğü rüyalardan bahsedilir. Burada, tanrıların rüya görmesi, insanı nitelikler kazanma durumunu ilginç kılıyor.
Sezar ve Rüyaların Etkisi
Sezar’ın ölümünde rüyaların etkisini Plutarkhos anlatır. Mart ayının on beşine kadar büyük bir tehlikenin beklenebileceği söylenirdi. Sezar’ın eşi Calpurnia, gördüğü rüyaları bu felaket beklentisiyle ilişkilendirerek, Sezar’ın senatoya gitmesini engellemeye çalışmış ama başarılı olamamıştır. Sezar’ın mektupları üzerinden, rüyalara verdiği önemi görmekteyiz. Gerçekten de, rüyaların etkisi, inancın derinliklerinde yer alıyor. Coleridge’den bir alıntı: “Eğer biri rüyasında cennete gider ve ona orada olduğunun kanıtı olarak bir çiçek verilirse, uyandığında da elinde bu çiçeği bulursa… Ne demeli buna?” (s. 72)
Rüyaların Anlamı ve Sezgi
Borges’in Parmenides karakteri ile ilişkili bir öyküsü, rüyaların doğasına dair başka bir bakış açısı sunuyor. Altın bir gül, rüya ile gerçeklik arasındaki ince çizgiyi simgeliyor. Diğer bir bölümde, küçük bir çocuğa gece gördüğü rüyayı soran anlatıcı, çocuğun onu ahşap bir evde gördüğünü söylemesiyle birlikte, her şeyin tek bir düzlemde gerçekleştiğini hissettiriyor. Aziz Augustinus, rüyalarından sorumlu olmadığını anladığında Tanrı’ya şükrediyor; bu durum, sezgiyi ortadan kaldırabiliyor. Rüyanın gerçek olmadığını düşünmek, günlük yaşamı kolaylaştırabilir ama belki de durugörüyü engelliyor.
Dante ve Mahşer Rüyası
Bir diğer ilginç metin, Mahşer Rüyası ya da Kurukafalar Rüyası. Dante’den esinlenerek yazılan bu metin, mahşerin çeşitlenmiş tasvirlerini içeriyor. Beddua edenlerden ve hırsızlardan filozoflara, İsa’dan Muhammed’e herkes yargılanıyor. Bu yargılamalar, insanların eylemlerinin sonuçlarını sorgulattırıyor. İkinci metin ise, Coleridge’in Kubilay Han adlı eserini inceliyor. “Bir Moğol imparatoru 13. yüzyılda rüyasında bir saray gördü ve aynen gördüğü sarayı inşa ettirdi. 18. yüzyılda, bu sarayın bir rüyadan yola çıkarak yaptırıldığını bilmeyen bir İngiliz şair rüyasında saray üzerine bir şiir gördü.” (s. 176, 178)
Hawthorne, “gerçekliğin içgüdüsel algısı” derken, hikâyelerden çıkan tanımlar, söylenceler ve ritüeller farklı anlamlar arıyor. Nörobiyoloji, rüyaların doğasını anlamak için çalışmalarını sürdürüyor. Rüya nedir? Binlerce yıldır insanın aklını kurcalayan bu sorunun yüze yakın cevabı, bu kitapta bir araya getirilmiş durumda. Borges’in kitaplığına yakışan bir derleme.

















