featured
  1. Yazılar
  2. Kitap İnceleme
  3. Ölüm Kavramı ve Toplumsal Değişim Üzerine Düşünceler

Ölüm Kavramı ve Toplumsal Değişim Üzerine Düşünceler

Ölüm kavramı, toplumsal değişimle nasıl etkileşir? Bu içerikte, ölümün toplumsal dinamiklere etkisini ve değişen algıları keşfedin. Farklı bakış açılarıyla derinlemesine bir düşünce yolculuğuna çıkın.

service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ölüm Kavramı Üzerine Düşünceler

Bu metin, ölümün kavranışı etrafında şekillenen paradigmalara odaklanarak, antik dönemden günümüze kadar uzanan bir süreçteki değişimleri ele alıyor. Batı toplumlarının ölüm karşısındaki tutumları, Aydınlanma’nın ve laisizmin akıl üzerindeki etkileri, tüketim toplumunda ölümün metalaştırılması gibi önemli konulara kısaca değiniliyor. Ancak çevirmen Mehmet Ali Kılıçbay’ın ön ve son sözleri çıkarıldığında, elimizde yalnızca genel bir çerçeve kalıyor. Bu kadar ilgi çekici ve derin bir konunun bu denli kısa tutulması beni sinirlendirdi; metin, ağza bir parmak bal çalıp sona eriyor. Daha kapsamlı çalışmaların çevrilmesini umut ediyorum. Kaan H. Ökten’in ölümle ilgili metnini de en kısa zamanda okumalıyım.

Kılıçbay, takdim yazısında tarihin inşa edilen bir şey olduğunu, diğer disiplinlerden yararlanılması gerektiğini ve tarihin bir kurmaca olarak tek başına yeterli olmayacağını vurguluyor. Kısacası, değişmenin bilimi için diğer bilimlerin desteği şart. “Bu öncü çalışma, aynı zamanda devrimcidir de. Çünkü ‘değişmez’i yakalamayı esas görevi olarak kabul eden ve ‘değişen’i de sapkınlık olarak gören geleneksel anlayışın dışına çıkmayı bilmiş gerçek bir antropoloji oluşturma yönündeki çabalara katkıda bulunmuştur.” (s. 10) Mikro tarihe ulaşacak bir yaklaşım, daha geniş ölçekli bir gerçeklik oluşturmak için şart. Örneğin, İngiltere’de nehirlerin ıslah edildiğini, kralın emirlerinden ya da belki iki yüz yıl öncesine ait belgelerden öğreniyoruz; fakat ıslahın nedenleri hakkında pek fikrimiz yok. Thames’in salgın hastalıklara yol açtığını, birçok insanın ishalden muzdarip olduğunu ve Westminster’ın kötü koktuğunu öğrenmek için başka kaynaklara yönelmemiz gerekiyor. Güncel verilere bakarız, hastane kayıtlarını inceleriz ve meta anlatıdan uzaklaşarak gerçeğin başka boyutlarına odaklanırız.

Ariés’in çalışması, mezarlık üzerinden sosyolojik ve felsefi okumalara kapı araladığı için değerli; insanın ölüm karşısında geçirdiği değişimi görmek daha da kıymetli. Ölümle ilişkimizi belirleyen normlar, çağdan çağa değişiyor. Değişim hızlandıkça insan, kendini ait hissettiği çağın dışında bulabiliyor; bu durum, üstesinden gelinmesi gereken bir yalnızlık biçimi yaratıyor. Ölümle meselesini bir yere oturtamamış, bir ölçüde çözememiş insandan korkuyorum. Ya ölümü görmezden gelip kaçışını kendi yaşamına yansıtıyor ve sosyal bir tehlike haline geliyor, ya da yanılsamaları yaşamda bir şekilde test edildiğinde gerçekle yüzleşip dumura uğruyor. Bu da ayrı bir sosyal tehlike haline dönüşmesine yol açıyor. Ölümden değilse de, ölüm üzerine düşünmekten korkmayalım; belki bir yere varamayız ama yaşamımızı biçimlendirme yolunda faydası dokunur.

İlk Bölüm: Evcilleştirilmiş Ölüm

“Evcilleştirilmiş Ölüm” başlıklı ilk bölümde, Propp’un Masalın Biçimbilimi‘nde etkilerinden bahsedilen, Saussure’ün bilime kazandırdığı diakroni ve senkroni kavramlarının tarihsel karşılıklarına bakıyor Ariés. Dört bölüme ayırdığı metninin ilk kısmında, ölümün senkronik biçimini irdeliyor. İkinci bölüm diakroniye, son iki bölüm ise çağdaş tavırlara ayrılmış. Bin yıllık bir sürecin incelendiği ilk bölüm, en eski romanslarda ölümün karşılanma biçimleriyle başlıyor. İnsanlar, ölecekleri zamanı biliyorlar; aslında günümüzde de filmlerin klişelerindendir bu: Karakterler son kez sarılır, öpüşürler ve ardından bölüm sonu canavarıyla boğuşmaya giderler. Burada da öleceklerini bilen şövalyeler var; bilmedikleri sürece ölmüyorlar, bildikleri zaman ölümleri kesinleşiyor. Bu durum oldukça garip. Birçok örnek sıralanıyor; söylencelerdeki pek çok karakter öleceğini söylüyor ve bu durum bizi şaşırtmıyor. Ölümün reddine daha çok var; Isolde, Tristan’ın ölü olarak bulduğunda, o da doğuya dönüp yere uzanıyor ve ölümünü bekliyor. Aşıklar, ölecekleri zamanı biliyorlar. Dinler, pozisyon bile belirlemiş; kollar yana açık bir biçimde, sırtüstü yatar vaziyette ölünmelidir. “Musevi pozisyonu” duvara dönük olarak ölmek demektir. Her şey çok önceden belirlenmiştir. Ölüm, ilginç bir şekilde yaşamın öngörülemezliğine meydan okur ve uzaklarda bekleyen, giderek yaklaşan kara bir nokta olarak görülür. Ayinsel bir olgudur; ölen kişi kendi ölümünü düzenler, inancına göre ritüellerini yerine getirir. Bir süre sonra ayine eşlik edecekler belirir; rahip ve hekim, ölecek insanın yanında beklemeye başlar. Bu durum, ölümün kamusallaştığını gösterir; insan kendi ölümünü yalnız başına ölemez hale gelir. Kutsanması ve affedilmesi gerektiği için başkalarına ihtiyaç duymaya başlar. Çocuklar bile yatağın kenarında saatlerce beklerler. Ölüm, henüz kaçınılacak, korkulacak bir şey değildir; yaşamın sonundaki bir bölümden ibarettir. Ariés’e göre, ölümün “evcilliğini” gösterir bu durum. Her gün karşılaşılan bir olayın günümüzde “vahşileşmesi”, insanın tüketme hevesinden kaynaklanıyor. Tüketilecek onca zaman varken, insan, haz ve eşya varken ölmek büyük bir kayıp gibi görülüyor; bundan daha hastalıklı bir insan ve toplum düşünülemez sanırım.

Mezarlıkların Anlamı

Mezarlıkların Anlamı

Ölüm ve yaşamın bir aradalığına baktığımızda, mezarlıklara yöneliyoruz. Mezarlıklar, her ne kadar kentin dışında yer alsa da -Roma’da On İki Levha Kanunu, sitenin içine ölü gömülmesini yasaklamış, kent halkının sanctitas‘ını korumak için- azizlerin yanına gömülmek isteyen insanlar bu kanunu deliyorlar. Bu konuda ilginç bir anekdot var: 540 yılında ölen Aziz Vaast’ın mezarını kentin dışına taşımak isteyenler, ansızın ağırlaşan tabutu kaldıramamışlar. Bunu bir işaret olarak görmüşler ve kilisenin bahçesine gömmüşler. Kilise ile mezarlık arasındaki fark o zaman kaybolmuş ve kiliselerde gömü işlemleri başlamış. Ariés, bu dönüşümü tarihi belgelerde belirtiyor; etimolojik olarak incelediği bölümlerde, kavramları karşılayan sözcüklerin kazandığı yeni anlamlar üzerinden değişimin izini sürüyor. Aydınlanma Çağı’ndan itibaren nihailik kazanan kilisenin bir tasvirini de yapıyor üstüne: Bir kenarda kilise, diğer üç kenarda “ceset evleri”, ortada mezarlık. Kemiklerle sanat yapma olayı da bu dönemde ortaya çıkıyor; küçük kemiklerden yapılan şamdanlar, büyüklerle yapılan figürler 18. yüzyılın ortasında yavaş yavaş kaybolmaya başlıyor. Bu, anlamlı bir gösterge. İnsan için ölümün farklı veçhelerinden birinin ortaya çıktığı zamanlarda doğuyor. Eğer insanın daha fazla zamana ihtiyacı varsa, ölümle ilgili her türlü objeyi ortadan kaldırmak isteyecektir. Dolayısıyla, yoksul ve kimsesiz mezarlığından aşırılan kemiklerle yapılan macabre sanatı da yavaş yavaş ortadan kalkacaktır. Yoksulsan, kimsesizsen her çağda her türlü sömürülüyorsun; bedenin üzerinde bile söz hakkın yok. Biraz varlığı olanlar kendilerine kilisede güzel bir yer ayırıyorlar; hatta ev yaptırıp eşyalarıyla birlikte gömülebiliyorlar. Bunun yanında mezarlıklar, korkunç yerler olarak görülmüyor henüz. İnsanlar buralarda buluşuyor, eğleniyor, dans ediyor, meydan muamelesi yapıyorlar. Ölülerini yeni gömmüş olanlar hüngür hüngür ağlıyor, hemen yanda arzuhalcinin biri dilekçe yazıyor veya insanlar oyun oynuyor, garip. 1657’de bu durum ortadan kaldırılıyor; mezarlıklar mahremiyet kazanıyor. Hızlı bir şekilde toplumsallaşan insan, mezarlığı kamusal alan olarak görmüyor artık. Ölümün kesin bir son olduğu düşüncesi kök salınca, doğanın bir parçası olmaktan çıkıyor, insandan uzaklaşıyor ve kaçınılması gereken bir olay haline geliyor. Mezar taşlarının üzerindeki yazılar giderek kişiselleşiyor; ölenin adı ve soyadı taşlara yazılıyor, Tanrı’nın ölünün yanında yer aldığı düşüncesi giderek siliniyor. Tanrı, bir gözlemci; ölü yalnız, üstelik Şeytan’la Tanrı’nın ruhu için çekiştiği sırada insan, ayinsel bir anda yolculuğuna çıkıyor. İyi bir ölümün her şeyi temizlediği düşüncesi, Reform hareketiyle birlikte ortadan kalktıktan sonra, insanın ölümle yüzleşmesi giderek ağır bir yüke dönüşüyor. Ariés, bu dini bakış açılarına ve inanç değişimlerinin ölümün anlamını genişletmesini birçok örnekle ele alıyor; bu oldukça hoş.

İlerleyen bölümlerde, ölümün cinsellikle yakınlaşması ve endüstri toplumunda hızla metalaşması gibi pek çok konu inceleniyor. Kılıçbay’ın son bölümde yer alan iki cümlesiyle bitireyim: “Dünyanın tümünden sorumlu olmak insanın ölüme karşı getirebildiği yegâne alternatiftir ve diğer canlıların aksine, ölüme maruz kalmanın/teslim olmanın aşılabildiği bir noktadır. (…) Çağımızın laik insanı Prometheus olmak zorundadır, ama dünyayı sırtlamış olan Atlas’la karışmış bir şekilde.” (s. 112)

0
be_enmek
Beğenmek
0
komik
Komik
0
sinirli
Sinirli
0
s_k_c_
Sıkıcı
0
_a_rmak
Şaşırmak
Ölüm Kavramı ve Toplumsal Değişim Üzerine Düşünceler
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Binbir Kitap ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.