featured
  1. Yazılar
  2. Kitap İnceleme
  3. Kaptanoğlu’nun İkinci Kitabı: Dedalus Üzerine İnceleme

Kaptanoğlu’nun İkinci Kitabı: Dedalus Üzerine İnceleme

Kaptanoğlu'nun ikinci kitabı, Dedalus'u derinlemesine inceliyor. Eserin temaları, karakterleri ve edebi değerleri üzerine kapsamlı bir analiz sunarak okuyuculara yeni bakış açıları kazandırıyor. Edebiyatseverler için vazgeçilmez bir kaynak!

service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Kaptanoğlu’nun İkinci Kitabı Üzerine

Kaptanoğlu’nun ikinci kitabı Dedalus yayımlandı ve bu durum beni oldukça heyecanlandırdı. Öyküler, birkaç küçük gedik dışında genel olarak tatmin edici. Objektif kalmaya çalışırken, zorlanacağım açık; çünkü okur ile anlatı arasında kurulan bağların izini sürmek mümkün. Ancak özellikle bu kitaptaki öyküleri okurken, ilk birkaç öyküden sonra bu çabayı sürdüremedim. Anlatının incelikleri beni adeta yuttu, ne diyebilirim ki? Anlatıcının sesi derinlerden geliyorsa bile bildiğimce bilebildim, meseleler tanıdık olunca okumaktan başka bir şey düşünemedim.

Giardino di Rose, Bu Sabah Kalbinin Eskisi Gibi Atmayacağını Öğrendi adlı öyküyle başlıyoruz. Giardino di Rose’nin, tahmin ettiğimizden daha fazla sevildiği, ancak başlangıçta düşündüğümüz kadar özel olmadığına dair ön bilgiler veriliyor. Ardından hastane odasına doğru bir bakış atıyoruz. “Doktorun yarım Türkçesi ve sempatik aksanı” birkaç kez karşımıza çıkıyor, anlatının zamanını sıkıştırarak dağılmayı engelliyor. Kaptanoğlu’nun öyküleri genelde kısa bir zaman diliminde belirli izlekleri bir arada tutma yolunu izliyor. Geçmişe dönüşler mevcut olsa da, kısa anın olaylarını anlamlandırmada yardımcı olmaktan başka pek bir işlevi yok; anlatı parçalarını başka karakterlere veya uzamlara genişletmiyor. Şu şekilde düşünebiliriz: Nehrin akışını gerilerde akıştan ayrılıp ileride tekrar akışa dönen kollar besliyor.

Örneğin, hastanenin tahmin ettiğinden de kirli olduğunu belirtiyor anlatıcı, havada uçuşan toz tanelerine bakarak. Ardından Rose’nin tansiyonunun düştüğünü ve şekeri fırladığını öğreniyoruz; hastanedeler. Hemen ardından 80 yaş üstü hemşire bahsi geliyor. Hıristiyan olmadığı halde haç şeklinde küpe takan anlatıcıyla birlikte, 80 yaş üstü hemşire Rose’nin tansiyonu hakkında konuşuyorlar. Akış oldukça hızlı; geçmişte hastaneye gelme kısmından küpelere geçiş arasında anlatının devamında tekrar kullanılması gereken birçok detay giriyor araya.

Burada iki önemli nokta var. Birincisi, Kaptanoğlu’nun aralık bıraktığı kapıları sağlam bir şekilde kapatması. Bir tek kez değinip öylece bıraktığı detay hemen hemen hiç yok. Bunu biraz yaşama benzetiyorum; bilincin boşlukları kendiliğinden doldurması gibi, Kaptanoğlu da anlatısını doldurmayı başarıyor, bu oldukça etkileyici. İkincisi, boşlukları doldururken ters düşen bağlantı biçimlerini nadiren de olsa çarpması. Hastanenin kirli olduğuna dair bir açıklamadan sonra, “hâlbuki” ile birlikte yine kire dair bir açıklama geliyor. Bir şey bekliyoruz ama yok, başka bir paragrafa geçildiğinde başka bir bağlantı zaten kendiliğinden oluşacakken, “hâlbuki” önceki paragrafın anlamını sürdürüyor fakat o kısım bitmiş durumda; bağlanacak bir şey de kalmamış. Bu, çok küçük çapaklar. Öykülerin kıymetini azaltmıyor ama göze batıyorlar.

Bir tane daha örnek vereyim, ardından bu mevzuya daha fazla değinmeyeceğim. “Ben zorlansam da -merak ediyorum, bir kalp neden eskisi gibi atmaz, ritmi neden değişir delirircesine merak ediyorum- ikimiz de asla bu riski almıyoruz.” (s. 13) “Delirircesine” merak mı ediliyor, kalp ritmi mi değişiyor? Mantık bize ilki olduğunu söylüyor elbette ama göz oraya bir virgül lazım diyor. Devam edeyim, Rose ile anlatıcının ilişkisi bir nine-torun ilişkisini çağrıştırıyor ama kesin bir şey söyleyemiyoruz, karanlık. Sıcak paylaşımlarının arasında hastane koridorlarının soğukluğu var; bir de duvarlara asılan röprodüksiyonlar. Anlatıcı, bir şeyler yemek için kantine gittiğinde tabloların farkına varıyor ve hastane koridorlarına asılan resimlerin nedenlerini sorguluyor. Resimlerdeki detayları anlatıyor ve son resimde doktorun elindeki kalbi Rose’nin kalbine denkleyerek sanatı yaşama taşımaya çalışıyor. Odaya döndüğünde, Rose’nin canını yakan tıbbi müdahalelere tanık oluyor ve hasta kadının yağmurun yağıp yağmadığını sormasıyla, ne koşulda olursa olsun yaşamın sürdüğünü anlıyor. Bunu anlatan Rose ile mutlu olduğunu ifade ediyor. Sonuç olarak, ilgisiz ayrıntılar vermek istemem ama hastane koridorlarını iyi bildiğimden, anneannemin hastalık sürecindeki acılarına şahid olduğumdan, onunla yaşadığım son mutluluk anlarını hatırladığım için bu öykü beni kıskıvrak yakaladı. Anlatıcının “kaçınılmaz mutsuzluğu öteleyen kısa mutluluk” imgesi, öykünün tamamına başarılı bir şekilde yayılmış.

Diğer Öyküler

Diğer Öyküler

Homologlar Evi adlı öykü, ikinci tekil şahsa seslenen bir anlatıcıya sahip. Mail kutusunun doluluğu, sosyal medyanın veriler yoluyla kullanıcısını boğması, sokaktan gelen gürültülerin engellenemezliği birbirine karışıyor; dijital dünya ile gerçek dünya arasında yaptıkları baskı açısından ayıramaz hale geliyoruz. Burada anlatıcının seslenme biçimi de önem kazanıyor, baskı üçleniyor böylece. Anlatıcının söylediğinin dışında bir şey gerçekleşmiyormuş gibi bir hisse kapılıyoruz.

Google’a giriş, kendini aratış, “homolog”. “Bir başkasının yerini tam olarak tutan”. İnsanın nesne olabilme durumuna varıyoruz buradan. Anlatıcı, anlattığı kişiye ancak bir portakal olabileceğini düşündürüyor; tezgahtaki portakalları düşünerek. “Yüzde yüz bir denklik mümkün müdür? Her insanın bir homologu var mıdır?” (s. 34) Öyküye kendiminkini de katmak zorundayım, burada nesnel olamayacağım noktalar kendini gösteriyor. Ben, buna “kopya” demiştim ama homolog daha derin bir anlama sahip. Kopyada defolar olabilir ama homologda aslın yerini tam olarak tutma durumu var. Gerçi benim öyküdeki karakter de kusurlu olduğu için kopyalığı üzerine yakıştırabiliriz. Eşyalar üzerinden yaklaştım ben; Kaptanoğlu başka bir kuşatılma biçimini irdelemiş.

Adam evden gidecek ama gitmeden önce bir dengini bırakacak geride; gidebilmenin kendince en makul şartı. “Hepsini yatak odasına götürüyorum, yatağın sağ tarafına yığıyorum. Elimi yumruk yapıp sargıların arasından bir damla kan düşürüyorum çarşafa, bir damla daha, bunlar gözler. Saçaklı bir duvar süsü, Leyla’ya nerede, hangi tatilde aldığımı hatırlamıyorum, saçlarım. Burnum için ahşap gemi iyi, biçimsiz çıkıntımın olduğu gibi hatırlanmasını istemiyorum. Dört yıllık ilişkimizde Leyla ne kadarını aklında tutabildiyse artık, gemiye denkleyecek; burnumu olduğu gibi hatırlamayacak. Gerçekliği çarpıttım, bir başkasının hatırlanmasını sağladım. Adım bir başkasının adına dönüştü, gözlerimin ne renk olduğu unutuldu, sesimin sertliği, yumuşaklığı, bütün detayları kayboldu. Alışkanlıklarım değişti, bir başkasınınkine dönüştü, dokunuşumun ürpertisi yitti, sevgi sözcüklerim darmadağın oldu; bir başkasına söylenmek için bekliyorlar. Aynı sözcükleri kaç farklı insana söylüyorum, düşününce her biri için üzülüyorum, her bir insan için ve her bir sözcük için. Dizimdeki yaranın kabuğunu kopardım; göbek deliğim oldu. Kargaların cıyaklamaları geliyor sokaktan, bir koşu tüyü alıp geliyorum; Leyla kaligrafi kursuna gitmeye başlayınca hediye etmiştim, kollarımdan biri artık. Diğer kolum için Leyla’nın bana aldığı gömleği dürüyorum, karnımın olduğu yere Filozofların Karnı’nı koyuyorum, kabuğu kaldırıp kitabın tam ortasına. Leyla’yla aramızda bir şaka. (…) Mızıkama eğiliyorum, ağzının olduğu yere, bir nota, siiii! Bir tane daha, bir tane daha, üçleniyor, si minör, si minörle başlayan şarkıların mahvım olduğunu düşünüyorum; hemen çekip çıkarıyorum onları aklımın koyu sularından, sırayla dinliyorum, salonda çalan radyonun sesine karışıyorlar. Kakofoniyi dinlerken neden gitmek istediğimi hatırlıyorum; bacaklarımın yerine bir pantolon, ayakkabılarımın yerine geçen hafta tatilden dönerken aldığım terlikler, birkaç eşya, birkaç ayrıntı, tamamım. Ben bu kadarım, bu evde, bu dünyada bu kadarım.”

Ekşi Mayalı Ekmeklerden Raif Bey Yapmak, senaryo formatında yazılmış bir metin olmakla birlikte Raif Bey’in yaşlılıkla mücadelesini ele alıyor. Ekmek yapma çabası üzerinden kendisini gerçekleştirme uğraşı sergileniyor ve izlenme sayıları üzerinden internetteki videoların güvenilirliği sorgulanıyor. Raif Bey’in olmayan çocuklarının yerine mayaları koymasındaki patolojiyi gözler önüne seren bu öykü, diğerleri gibi etkileyici.

Ada’ya Geleceği Hakkında Bir Şey Söylemeyin öyküsü, diğerlerinden ayrı bir yere konulması gereken bir yapı sunuyor. Ada’nın altı yaşındaki halini görüyoruz, ailesiyle yaşadıklarına şahit oluyoruz ve yaşadıklarının gelecekteki hallerini nasıl biçimlendirdiğini dinliyoruz. Bizden Ada’ya dair istenen şeyin sebebini çıkarıyoruz böylece. Anne-kız ilişkisine dair duygusal ketlenmelerle dolu sahneler beliriyor; Ada’nın kendisine tokat atma gerekçesinin o ânın dışında, o andan önce anlaşılmayacağı hissettiriliyor. Bu öyküdeki teknik yaşamla oldukça yakın aslında. Muazzam hatalar yaptığımızda, zamanda adım adım geriye giderek geçmişteki halimizle şimdikinin arasındaki büyük farkı görüp üzülmez miyiz? Daha ince, hassas bir insan olduğumuzu hatırlayıp avunmaz mıyız? Artık o insan olamayacağımız için yitenin acısını çekmez miyiz? Bunu kimse söylememeli gerçekten; Ada bunu kendi anlayacak.

Beş altı öykü kaldı, tekrar okuyup yazacağım onları da. Şimdilik bunlar burada dursun; belki Kaptanoğlu’nun daha çok okunmasında faydası olur. Kişisel olarak, aşırı hesaplı ve kitaplı metinler yerine Kaptanoğlu’nun öykülerini kesinlikle öneririm.

0
be_enmek
Beğenmek
0
komik
Komik
0
sinirli
Sinirli
0
s_k_c_
Sıkıcı
0
_a_rmak
Şaşırmak
Kaptanoğlu’nun İkinci Kitabı: Dedalus Üzerine İnceleme
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Binbir Kitap ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.