featured
  1. Yazılar
  2. Kitap İnceleme
  3. Karaçam Ormanı’nda Göçmen Bir Kadın Yazarın Hikayesi

Karaçam Ormanı’nda Göçmen Bir Kadın Yazarın Hikayesi

Karaçam Ormanı'nda geçen bu etkileyici hikaye, göçmen bir kadının yaşadığı zorlukları, umutlarını ve yazma tutkusunu keşfetmenizi sağlıyor. Doğa ile iç içe, güçlü bir kadın hikayesi için okumaya davetlisiniz.

service
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ekim 16, Karaçam Ormanı Buluşmaları

Ekim 16, Karaçam Ormanı Buluşmaları

PEN International’ın davetlisi olarak, Türkiye’nin orta batısındaki Karaçam Ormanı’nda yaşayan bir kadın yazar, orman evine doğru yola çıkıyor. On altı saatlik bir uçuşun ardından, yedi saatlik bir otobüs yolculuğu ile Anadolu’nun derinliklerine varıyor. Göçmenliğinin ilk dönemlerinde servis şoförlüğü ve donat pişiriciliği gibi çeşitli işler yaptıktan sonra, gece bekçisi olarak çalıştığı sırada karanlık koridorlarda adım atıyor. Üzerinde düşündüğü üç romanı var ve bir roman daha yazmak için elinde malzemesi varken, davet mektubu gelince unutulduğunu düşündüğü yere geri dönmek istiyor. Tam da, unutulduğu düşüncesine alışmaya başladığı anlarda, on yıl geçmiş; ülkesinden ayrılalı çok zaman olmuş.

Yola çıkmadan önce, Avusturyalı birkaç yazarın kitaplarını kütüphaneden ödünç alıyor; belki Gerhard Roth da vardır aralarında, ama Thomas Bernhard kesinlikle bulunuyor. Balkış’ın metni, Bernhard’ın üslubu ve metinleriyle kurulmuş; anlatıcı, persona ve karakter bütünlüğünden, anlatının geçtiği coğrafyaya, bir eserin ortaya koyulmasının imkânlarından ve imkânsızlıklarından düşünsel mahvoluşlara kadar geniş bir yelpazede incelemeler yapıyor. Metnin biçimi, Don‘u andırıyor; Bernhard’ın sonraki metinlerinde görülen yekpare külçe anlatı yerine, anlatı parçalarına ve paragraflara yer verilmiş. Bu, çok parçalı bir yüzleşme, arayış ve şahitlik sunuyor.

Anlatıcı ve diğer katılımcılar, “içeride-dışarıda” temalı metinler yazacaklar. Bu metinler kitaplaşacak, ancak öncesinde kadın yazarla birlikte yürüyüşler yapılacak, ormanın karanlığında durumlar düşünülecek; şahitlik edilmesi ve anlatılması gereken pek çok şey var. Kadın yazarın iki yıllık tutukluluğu ve sonrasında, hiçbir neden yokken salınması, on yıl öncesinin hatırlanacak olaylarına karışıyor. Anlatıcı, Türkiye’den göçmeden önce Barbaros Bulvarı’nda kadınla göz göze geldiklerini hatırlıyor. On yıldan sonra karşılaşıyorlar; anlatıcıyı köy meydanından alıyor kadın, “hiç tanımadığı ve daha önce hiç okumadığı” bir yazarın gelmesine seviniyor. Hakkında hiçbir şey bilmediği biriyle konuşmak, daha temiz kesikler ve izler bırakabilir; böylece daha rahat anlatabilir. Anlatıcının, onun kitaplarını okumuş olmasına rağmen, bu durumun ona bir özgürlük sağladığını düşünüyor.

Yazar kadının, anlatıcının üzerinden anlatı kurma çabasını şu cümlede görebiliriz: “Yaşadığınız yer hakkında hiç konuşmamış olduğunuz halde, ben sizi yaşadığınız yerde hayal edeceğim ve bütün ıslah edilmiş düşüncelerim bana en büyük huzursuzluğu yaşatmak üzere geri gelecek.” (s. 16) Sonrasında, yazar kadının düşünceleri, anlatıyı işgal ediyor ve anlatıcı, bir kayıt cihazı gibi kayda geçiyor. Yazarın yazdığı metni okuduğumuz fikrini unutmazsak, yazar kadının düşünceleri üzerinden yazılan bir metnin yazarının aslında yazar kadın olduğunu düşünebiliriz. İki karakterin de yedi yıldır yeni bir şey yayımlamıyor olması, yazarın neliğini daha da muğlak hale getiriyor; ortada yalnızca bir hikâye kalıyor.

Akışa bakalım: Kadın yazar, tutuklanmadan hemen önce, henüz ölen bir yazarın evindeki anma toplantısına katılıyor. Karaçam Ormanı’ndaki inzivasına çekildiğinde, ölü yazarın sessiz misafiri olmayı sürdürmek istiyor. Böylece, Gombrowicz ile aynı düzlemde -sözcüğün tam anlamıyla- var olabiliyor. Serbest bırakıldıktan sonra gittiği Arjantin’de, Gombrowicz’in yirmi küsur yıllık sürgünlüğünü kendisininkine ekliyor. Polonyalı yazarın, Almanlar yüzünden kopan köklerinin metinlerindeki anlamsal kopuşlara ve absürdlüğe açtığı yolları, kendi yaşamında arıyor. Yazdığı metinlerde bulup bulmadığını bilemiyoruz; ancak Buenos Aires’ten getirdiği, İstanbul’da geliştirdiği ve kısa süreli Polonya ziyaretinde kurduğu anlatıyı, tüm geçmişiyle aktarmaya çalışıyor. Şırnak ile ilgili yazısı yüzünden hapse atılmasından, hapishanede okuduğu kitaplardan, Buenos Aires’te tanıştığı diğer göçmenlerin anlattıkları acılardan yola çıkarak bir metin ortaya koymaya çabalıyor.

Belki yazmaya çalışıp yazamadığı romanı, “Gombrowicz saplantısını” taşıyan metin sözleriyle oluşturmuştur. Anlık bir yaratı, yazamayacak olmanın antitürevi. Sabahın beşinde evden polislerce götürülmenin, sorgulanmanın, ranzalara yerleşmenin, inzivanın ve göçün hapiste başlamasının nedeni “etkisi zayıf bir yazı” ise, daha iyi bir yazıyı yazamamış olmanın telafisi sözlerle sağlanabilir. Metinde Amras-Watten anılmış; ancak Yürümek • Evet tarzı anlatıların içindeki bir anlatı sözler yoluyla ortaya çıkıyorsa, insansızlıktan taşmanın bir başkasıyla mümkün olabileceği de düşünülebilir. Hapisteki sosyal iğdişliğin etkisinden de bahsedilebilir. Cezaların en acımasızı olduğu söylenen “habersizlik”, dış dünyanın hiçbir çatlaktan içeriye girememesi, koğuştakileri aynı ölçüde hiçliğe ulaştırıyor. Gombrowicz’in Günlükler‘inin defalarca okunmasına yol açabiliyor.

Defalarca okunan bir metnin insanı iki türlü yolculuğa çıkardığı söylenebilir: İlki, okurun zihinsel yolculuğu; ikincisi ise fiziksel yolculuk. Ancak fiziksel yolculuk bir süre daha beklemek zorunda. Önce zihinsel göç gerçekleşmeli; Gombrowicz’in adımları izlenmeli, Arjantin’deki ve Paris’teki günleri üzerine düşünülmeli. Sonrasında okurun yolculuğunun, yazarın zihinsel ve fiziksel yolculuğuna denk düşmesi gerekiyor. Arjantin’e gidilmeli, Polonya’ya. Bu yolculuk ormanda son bulmalı. Geçmişte yapılan işlerden utanılmalı, verilen röportajlar okunduğunda utanılmalı, alınan veya alınmayan ödüllerden utanılmalı. Bernhard’ın tekrar tekrar bahsettiği meseleler, kadın yazar tarafından ormanda, Anadolu’nun batısında, çiftçiler ve kasabalılar arasında yankılanmalı. Yerli bir ses, bizim toprakların acılarını ve nefretini anlatmalı; başka metinlerin uçlarını kendi metnine saplayarak bunu gerçekleştirmelidir. Bu yapılmalıydı ve yapıldı; “doğurgan bir delilik” dile geldi. Ancak bu delilik, akıp giden zamanın iyileştirmemesi, iyileşmenin umulmaktan öteye gitmemesi, ölülerin huzuruna imrenilmesi gibi meselelerden yalnızca birini çekmek gerekirse sonuncusu çekilmelidir ki okunan metnin ne kadar budandığı düşünülebilsin.

Bernhard, bir röportajında insanın bütün hayatını metinlere sığdıramayacağından, üç bin sayfa yazsa bile bunu başaramayacağından, mutlaka bir şeylerin dışarıda kalacağından, unutulacağından ve bu unutulanların aslında anlatılmak istenen, anlatılması gereken şeyler olduğunu belirtmişti. Aynı bahsin benzerini kadın yazarın da açtığını görmek şaşırtıcı değil. Beş yüz sayfa yazdıktan sonra metni yüz elli sayfaya indirmek için iki yıl harcadığını söylerken, belki de asıl anlatmak istediklerini attığını düşünüyordur. Böylece yazmak istediği, yazmayı bitirdiğini düşündüğü metni hiçbir zaman yazmamış olacaktır. Ortaya çıkan her zaman başka bir metin olacaktır. Yazma isteği belli bir ölçüde kaybolsa da, her zaman başka bir metni yazarken, bambaşka bir metne ulaşılacaktır. Ya da bunların hiçbiri geçerli değildir; kadın sadece metni daha yüklü kılmayı düşünmektedir. Devletin bir yazarı öldürüp sonra da cenaze namazını kıldırmasını en kısa ve yoğun biçimde anlatmayı istemekte, bu isteğini yerine getirmek için biçim, neden ve bir şey aramaktadır. Ancak bulduğu şeyler, belki de karakterler tarafından zorlanmakta ve ortadan kaldırılmaktadır. Üç karakterin bir anlatıyı nasıl darmadağın ettiğinden bahsedilmesi, insan olmanın yeterince parçalandıktan sonra mümkün olamamasına, parçaların gerçekliklerinin bir araya getirilmesinin imkansızlığına, Karaçam Ormanı’nın bir limbo olmasına varmaktadır. Geçici olarak çok, kalıcı olarak tek kişilik bir limbo.

Çıplak tenimin, güneşin kavurduğu çıplak derimin gün geçtikçe kıllandığı, beni koruyan, ısıtan bir kürke dönüştüğü bir hayvanım. Soğukta öbürlerinden ayrılmış, yalnız kalmış, kürkünün içindeki sıcaklıkta ancak hayaller kurabilen bir hayvan. Karda sessizce adımlayan ve geriye baktığında hiç titremeksizin duran göllerin ve ovaların önüne kattığı yabanıl bir şey. Ben bir hayvanım, demişti kadın yazar, ben Roza değilim.” (s. 111)

0
be_enmek
Beğenmek
0
komik
Komik
0
sinirli
Sinirli
0
s_k_c_
Sıkıcı
0
_a_rmak
Şaşırmak
Karaçam Ormanı’nda Göçmen Bir Kadın Yazarın Hikayesi
+ - 0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Binbir Kitap ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.