Habib Bektaş: Yazarın Hayatı ve Eserleri
Habib Bektaş, 1951 yılında Salihli’de doğmuş ve 1973 yılında Almanya’ya giderek işçi olarak çalışmaya başlamıştır. Bu süreçte yazma tutkusunu da yanına alarak, çeşitli öykü, şiir ve romanlar kaleme almıştır. Eserleri, farklı yayınevleri tarafından basılmış; Almanca yazdığı metinler Türkçeye çevrilmiştir. 2005 yılında Yüksel Pazarkaya ile birlikte Almanya’da Sardes Yayınevi’ni kurarak, Türk edebiyatının önemli yazarlarından Necati Tosuner, Gülten Akın, Haldun Taner gibi isimlerin eserlerini Almancaya çevirip yayımlamıştır. Ne yazık ki, yayınevi 2009 yılında kapanmış, ancak bu dört yılın güzel anılar biriktirdiği düşünülmektedir.
Bektaş, Erlangen ve Salihli arasında gidip gelerek, eserlerinde Almanya ve Türkiye arasında benzer sesleri duyurmayı başarmıştır. Karakterleri, gurbeti kendi vatanlarında yaşarken, Almanya’yı da bir ev olarak benimseyebilmektedir. Bektaş, eserlerinde rengârenk bir atmosfer yaratmış ve bolca kara mizah kullanmıştır. Öykülerinin iğneleyici yanları bulunmakta, ancak bu iğnelemeler genelde mizahi bir dille sunulmaktadır. İnsanların yabancılık çekerken karşılaştıkları absürt durumları ele alan yedi komik öykü, bu kitapta bir araya getirilmiştir. Tüm öyküler oldukça başarılı olup, birbirinden güzel detaylarla doludur. Bektaş’ın yalın dili, mahallede geçen olayları izlerken yaşananların açıklığını ve sadeliğini yansıtır.
Öykülerin Derinliği

Kitabın ilk öyküsü Sık Dişini Hanım ile başlar. Bu öyküde, karakolda iki adamın hikâyesine tanıklık ediyoruz. Birisi sağlam bir dayak yemişken, hikâye diğerinin perspektifinden aktarılmaktadır. Resûl Efendi, karakolda bile anlatıcımızın üzerine yürümekte, ancak durdurulmaktadır. Yaşananların saçmalıklarını öğrendikçe, anlatıcı ve Resûl Efendi için üzüntü duymaya başlıyoruz. Resûl, ellilerinde bir adamdır; takkesi kafasında, Müslümandır. İlk eşini boşadıktan sonra on yaşlarındaki bir kızla evlenmiş ve bu kız hamile kalmıştır. Anlatıcının eşi ile çocukları yoktur ve kırklı yaşlarda mutlu bir yaşam sürmektedirler. Bir gün komşularından gelen haykırışlar, Resûl’ün eşiyle yaşadığı gerginliği ortaya çıkarır. Anlatıcının eşi, durumu çözmek için hastaneye gitmek isterken, Resûl’ün Kur’an okuma seansı sürmektedir. Resûl, eşine “Sık dişini hanım!” diyerek durumu daha da gergin hale getirir. Anlatıcı, bu duruma daha fazla dayanamaz ve Resûl ile tartışmaya girer. Bu esnada kadın bir kız doğurur, ancak doğum Mevlit Kandili’ne denk gelmez; Resûl eşine hakaret eder. Anlatıcı, sabrını kaybedip müdahale eder ve bu çatışma, trajikomik bir hale gelir. Bektaş, acı bir durumu mizahi bir dille ele alarak, okura etkileyici bir deneyim sunmaktadır.
İkinci öykü, bir çocuk tarafından anlatılır. Bu çocuğun dedesi zengin bir adamdır; tarlaları ve manifatura dükkanı ile iyi bir hayat sürmektedir. Ancak bir gün dedesi vefat eder. Anne, mal paylaşımına dair belirli kurallar koyarken, baba ise mirasın nasıl dağıtılması gerektiği konusunda farklı bir görüşe sahiptir. Gerçekten de miras paylaşımı, hüsranla sonuçlanır; dükkan başkalarına devredilir, tarlalar erkek çocuklara gider. Dedenin cennete gitmesi, bu olayla birlikte sorgulanmaya başlanır. Her bir öyküde toplumsal bir problem ele alınırken, burada miras olayı, önceki öyküde ise yobazlık gibi konular işlenmektedir.
Üçüncü öykü Derin Hocanın Suyu, hacı hoca temalı bir hikâyedir. Yoksul bir mahallede, zengin bir ailenin gölgesinde yaşam süren insanlar vardır. Zengin ailenin kızı, mahalle çocuklarıyla gizli gizli oyun oynamakta ve onlara laf sokmaktadır. Bir gün bu aile, bir yolculuğa çıkarak döndüklerinde, evlerindeki paranın çalındığını söylerler. Bunun üzerine polisler devreye girer ve Murat’ı suçlu olarak alırlar. Ancak Murat’ın suçsuz olduğu anlaşılınca, başka bir çocuğa hırsızlığı ispatlamak için bir hoca çağrılır. Bu süreçte Murat, hem rencide olur hem de annesinden azar işitir. İki taraflı bir mutsuzlukla sonuçlanan bu öyküde, Murat tüm kaybedenlerin temsilcisi haline gelir.
Dördüncü öykü Çıplak Münir, Anadolu’nun bir kasabasında geçmektedir. Almanya’dan gelen bir mektup sonucunda, kasaba kardeş kasaba ilan edilir. Ancak Almancayı yarım yamalak bilen bir adam ve civardaki öğretmenin çabaları, vize almaya yönelik yedi denemede başarısızlıkla sonuçlanır. Türk güvenlikçi, onları sürekli itip kakarken, vize almak bir türlü mümkün olmamaktadır. Nihayetinde, vize almadan yola çıkarlar ve bu durum onları hapse atılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakır. Kasabanın başkan yardımcısı yönetimi devralır ve hayat devam eder. Mizah, bu öykünün en yoğun temasıdır.
Eserde yer alan Alman Ali, Camgöz ve Yorgun Ölü gibi diğer öyküler de benzer temaları işlemekte; bürokratik çıkmazlardan kurtulmaya çalışan insanların hikâyelerini anlatmaktadır. Her bir öykünün başında Semih Poroy’un çizimleri bulunmaktadır; bu çizimler, öykülerin atmosferini başarılı bir şekilde görselleştirmektedir. Bektaş’ın öykülerini çok sevdim ve bu nedenle birkaç kitabını birden satın almıştım. Bostancı’da bulunan bir antikacıdan edindiğim bu kitaplar, ucuz fiyatlarla satılmakta. Eğer siz de bu tür kitaplar arıyorsanız, mutlaka göz atmalısınız. Bektaş’ın eserleri orada mevcut; iki veya üç tane bulabileceğinizi düşünüyorum. İyi bir okuma deneyimi sunan bu eserleri kaçırmamalısınız!

















