Balkabakları, cadılar, acuzeler ve umacılar, otuz iki kısım tekmili birden, öcü o gece uyanır. Sağda solda haytalık yaparak insanları korkuturlar. Batı kültüründe, binlerce yıllık bir geleneğin günümüzdeki hali eğlenceye dönüştüğü görülse de, geçmişte bu gecelerde ayinler yapılır, tanrılara kurbanlar sunulurdu. Doğaüstü varlıklardan ölümüne korkuluyor, insanlar evlerine kapanıp kapılarını kilitleyerek şeytanların kendilerine uğramayacağını umarlardı. Sonra, “Şeker ya da şaka” diyen çocuklar, cadıların ve şeytanların yerini alarak torbalarını doldurup dişlerini çürütmeye başladılar. Kostümlerini hazırlamak için haftalar öncesinden çalışmaya koyuldular; o şeytanlar ise ortadan kayboldu.
Amerikan Tanrıları muhabbeti belki de, inananları azalınca güçlerini kaybetmiş olmalarının bir yansımasıdır. Jason, bir zamanlar insanları bıçaklayan şeytan, artık ortalarda görünmüyordu. Günümüz insanı, zaten belasını bulmuş durumda, bu yüzden durumu kabullenip istiflerini bozmuyor olabilirler. Sonuç olarak, pagan inanışlar ve önemli günler, örneğin Walpurgisnacht, yavaş yavaş silinmeye ya da biçim değiştirmeye devam etti. Kapitalizm, Şeytan’ı da tüketim malzemesi haline getirdi. Hiçbir şeyden korkmayan çocuklar, eğlence peşinde koşarken, gerçekten Şeytan’la karşılaşsalar, “Güzel kostüm,” diyerek dolanmaya devam edeceklerdir.
Bradbury, bu önemli gecenin korkutucu yanını anımsatmak amacıyla bu metni kaleme aldı. Kendi çocukluğunda henüz kaybolmamış olan ürpertiyi canlandırmayı hedefliyordu; bir korku hikâyesi yazmak istedi ve başardı. Cadılar Bayramı’nın köklerine inerek, milyonlarca yıl öncesine uzanan doğasını gözler önüne serdi. Mağara resimlerinde ateşlerin belirdiği an, bu gecenin temellerinin atıldığı an gibiydi. İnsan, anlamadığı şeyi imgeleştirdikten sonra, farklı anlamlar türetip daha büyük bir anlamsızlık yarattı; ardından hikâyeler, söylenceler ve mitler geldi. Ateşten doğan felsefe, kendi anlamını yarattı derken, Cehennem de korkutucu bir öge olarak kendine yer buldu. Ateş, bize balkabaklarının içinden bakıyor, geceyi korkutucu bir ışıkla aydınlatıyordu. “Gece, her bir ağacın altından ortaya çıktı ve yayıldı.” (s. 11) Bradbury’nin pastoral bir anlatım içeren metinlerinde, böyle bir atmosfer yaratma yeteneği dikkat çekiyor.
Mekân, Ortabatı eyaletinin küçük bir kasabası; şehirle doğa iç içe geçmiş, kırsalın doğurduğu bilinmeyen bir tehdit her zaman tetikte bekliyor. Çocuklar, giydikleri kostümleriyle detaylı bir şekilde anlatılıyor; ben Tom İskilet’i ve Balbağı’nı anacağım. İskilet’in giydiği kostüm, tayfanın esas oğlanı, en sıkı kostümü giydiği söylenebilir. Balbağı’nı almaya gidiyorlar; Joe Balbağı, “o güne kadar yaşamış en büyük çocuk” olarak onlara katılmalı, günün korku dolu anlamını korumalı, arkadaşlarıyla birlikte kapı kapı gezmeli. Ancak Balbağı hemen gelmiyor, kostümünü giyeceğini söylüyor ve çocuklara yetişeceğini vaat ediyor.
Bizimkiler doğruca korkunç eve doğru yola çıkıyorlar; tepenin üzerinde, ziyaret etmeye değer tek bir ev. Doğaüstü olaylar kendini hemen gösteriyor; kapı kendiliğinden açılır açılmaz, çocuklar meşhur sözü söyler. Karşılarındaki ucube bir adamdan şeker istiyorlar ama adam, “Oyun,” diyor, şeker vermiyor. Gerçekten sağlam bir oyun dönecek ama önce Cadılar Bayramı ağacını inceliyorlar. Kırk metrelik devasa bir ağaç, her dalında bir balkabağı var. Ateşler teker teker yanınca, korkunç bir serüvenin başlamak üzere olduğunu simgeliyor. Yaprak yığınının içinden çıkan ve havada oradan oraya hareket eden iskelet bir el, bir kafatası oyunu başlatıyor. Bay Kefenyığını tekrar ortaya çıkıyor ve Cadılar Bayramı’nın gerçek anlamını “göstereceğini” söylüyor.
“Keşfedilmemiş Diyar. Orada. Uzağa bakın, dikkatle bakın, doya doya bakın. Geçmiş, çocuklar, Geçmiş. Evet, orası karanlık ve karabasanlarla dolu. Cadılar Bayramı’yla ilgili her şey orada yatıyor. Kemik çıkarmak için kazar mısınız, çocuklar? Buna yüreğiniz var mı?” (s. 36) O sırada Balbağı geliyor; Kefenyığını’nın gösterdiği boşluğa bakıyor ve bir şey onu kapıyor, karanlığa çekiyor. Arkadaşlarını kurtarmak isteyen çocuklar, Kefenyığını’yla birlikte geçmişe doğru yolculuğa çıkıyorlar ve macera başlıyor.

Uzunca bir yolculuk, büyülü bir uçurtmayla. Çocuklar, uçurtmaya tutunup havalanıyorlar ve Antik Mısır’a gidiyorlar. Piramitler inşa edilmiş ve edilmeye devam ediyor. İnsanlar firavunların gölgesinde yaşıyor ve Osiris her gün Karanlık tarafından öldürülüyor; gece böylece oluşuyor. Tekrar gündüz oluyor, Osiris sonraki darbeyi alana kadar orada kalıyor. Bu döngüyü hızlandırılmış bir biçimde görüyoruz; eski zamanların dünyasına dair detaylar oldukça ilginç. Bir ailenin mumyalanmış dedelerini masaya oturtup önüne yemek koyduklarını, hep beraber yerlerken ölünün şerefine içtiklerini ve şeref konuğu olan mumyayı memnun etmeye çalıştıklarını gözlemliyoruz. Yola düştüklerinde Balbağı’nın izlerine rastlıyorlar ama izler belli belirsiz; ya bir fısıltı, ya bir görüntü, ya da bir ipucu. İngiliz Adaları’na geliyorlar ve Druid Ölüler Tanrısı’na göz atıyorlar; Samhain burada ortaya çıkıp tırpanını savuruyor, önüne geleni biçiyor ve çocuklar zar zor kurtuluyorlar. Ardından Romalılar geliyor, Druidleri katlederken tanrılarını da öldürüyorlar ve kendi tanrılarını yeni topraklara taşıyorlar. Hristiyanlıkla birlikte onların tanrıları da ortadan kalkıyor; semavi dinlerin zamanı başlıyor. Notre Dame’a gidiyorlar, gargoyl heykellerinde Balbağı’nın ruhuna rastlıyorlar ve çocuğun dediklerini tekrar anlamıyorlar. Çocuk, bir yerde buluşmaları gerektiğini söyledikten sonra panikleyerek yakalanmış gibi uzaklara götürülüyor.
Kovalamacanın sona erdiği noktada, Balbağı’nın yaşamını kurtarmak için çocuklar ömürlerinden birer yıl veriyorlar ve böylece Balbağı yaşama dönüyor. Meksika’daki Ölüler Günü sırasında, dünyanın her yerine yayılmış bir kültürün tarihsel izlerini takip ettikleri kısacası, Kefenyığını çocukları götürdüğü her yerde o mübarek gecenin farklılaşmış bir biçimini gösterdi. Çocuklar, günün anlam ve önemini anladılar, şiirler okudular, şekerler yediler ve evlerine dağıldılar. Kefenyığını kim olduğunu söylemedi; çocuklar sorsa da açık bir cevap vermedi ama aslında kim olduğu belli; boynuzları eksik bir tek.
Kısa bir hikâye bu da, kısalığı kadar korkunç bir macera. Bradbury, çocuk veya yetişkin dinlemeden, herkes için yazıyor. Korkmayacak olan çoktur ama doğaüstü her türlü korkunç, böylesi anlatılmışsa bir de. Meraklısı okusun; Bradbury’den on numara bir metin.

















